Ana Sayfa Edebiyat Zamansız Atölye Tütün ve Zaman

Tütün ve Zaman

ZAMANSIZ ATÖLYE’nin İlk Üretimi: Ayna Yazılar!

Yazarlarımızdan Gani Türk ve Seda Cebeci, “Zamansız Atölye” için Ayna Metin çalışması yaptılar. Önce, yazarlarımızdan biri, yazacağı öyküye dair taslak notlarını diğer yazarımız ile paylaştı. İkinci aşamada diğer yazarımız, bu notları kullanarak kendi kısa öyküsünü oluşturdu. Son olarak, taslak notların sahibi yazarımız, ortaya çıkan yeni öykünün üzerine kendi öyküsünü yazdı. Yazarlarımız bu atölye çalışmasında, tıpkı Jan van Eyck’in Arnolfini’nin Düğünü tablosunun arka planına yerleştirilmiş lekesiz ayna (Speculum sine macula)’da olduğu gibi, sözcüklerin sonsuz yansıması ile yaratılmış metin katmanlarını keşfetmeyi denediler. Yine, van Eyck’in tablosunu “Bu tabloyu Jan van Eyck yaptı” yerine “Jan van Eyck buradaydı” biçiminde imzalaması gibi, her iki yazar da birbirlerinin imgelerini ve yazınsal üsluplarını paylaştılar ve ortaya çıkan her iki metine de yazarlarımızın gölgesi vurdu. Zamansız Atölye’nin bu ilk üretimini seveceğinizi umuyoruz.

Z.E.K.
Zamansız Editör Kolektifi

TÜTÜN VE ZAMAN - Gani Türk

Sarmaya çalıştığı sigarasına yüzyıllık bir çınar ihtişamında uzak ve derin bakıyordu. Titriyordu elleri, sanki sigarayı saramıyor değildi, sarmak istemiyordu. Kim bilir her iki elinin parmaklarında halaya durmuşçasına yuvarlanıp duran o yarım kapanmış sigara ona neler, ne hatıralar anımsatıyordu. Acılar, hüzünler, içinin derinlerinde el değmemiş hazineler misali hala umutla sahibinin gelmesini bekleyen sevinçler ve yaklaşık yüzyıllık ömrü boyunca bir türlü hayata geçmeyen, geçemeyen, belki de geçirtilmeyen umutlar…

Ben, niyetimin renginin yanlış bir anlaşılmaya kurban gitmemesi için tütün kutusuna bakmaya çalışıyordum, o ise sararmış gözaklarında yorgun yüzen gözbebekleri ile gözlerimin içine bakıyordu. Sanki asıl derdimin “Amca tütününden bir sigara sarabilir miyim?” olmadığını ilk bakışında anlamış gibi sigarayı sağ elinde bırakıp, sol elinin avucuyla “Otur otur” dercesine toprağı okşadı. Sonra aynı elini yumruk yapıp toprağı dövdü. Toprağa “Artık beni niye almıyorsun?” diye kızıyordu belki de.

İki elimi önümde, karnımın hizasında üst üste koyup bir mürit edebinde çömeldim ihtiyarın yanına. Tütün kutusunu açıp elime tutuşturdu ve tekrar sarmaya çalıştığı sigarasına daldı. “Nasılsın? Ne edersin?” gibi sorduğum sorulara sadece “İyiyim oğul” dedi. “Akıp giden ömürle ile ilgili bana bir şeyler anlat Amca” deyince sustu, yerden bulup eline aldığı pastan katmerlenmiş bir çivi parçasını yılların yorduğu, yıprattığı parmaklarıyla sıyırdı. Ayaklarının dibindeki toprağı eşelemeye başladı. “Ne dersin? Konuşmak ister misin?” diye üsteleyince ufak bir çukur açtığı toprakla didişmeyi bırakıp başını kaldırdı. Gözlerimin içine, gözbebeklerimin tam ortasına yüreğimin derinine anlık bir hançer saplarcasına bakıp yarımyamalak bıraktığı sigarasına döndü. 

Taştan bir haritaya benzeyen asırlık duvarın dibinde sarmaya çalıştığı sigarasının derinliklerine doğru sessizce ilerlemeye başladı asırlık amca ve sanki bir daha sesimi hiç duymadı. Asırlık duvar ile asırlık amca ne de güzel birbirlerine yakışmıştı. Sorduğum hiçbir soruya cevap vermedi artık. Onu konuşturmak için sesimi yükseltip bir şeyler sorduğumda sadece sarmaya çalıştığı sigarasının sarma işine ara verip, başını kaldırıp yıllar yılı sıvası dökülen duvara dönüp gözlerini duvara dikti. Üst üste yığılmış ölü bedenleri andıran yıkık dökük duvarın önce sağına, sonra soluna, sanki görecekmiş gibi ardına bakıp sarmaya çalıştığı sigarasının tütününe bakıp daldı. Anladım artık, benimle değil duvarla konuşuyordu. Bir şey sormadan, hareket etmeden beklemeye karar verdim. Nefes alışımı bile onu rahatsız etmeyecek şekilde, duymayacağı sessizlikte alıp veriyordum. Beş dakika geçti ya da bilemedim geçmedi. Bana uzun gelen bu sessizlikten sonra elime verdiği tütün kutusunu geri aldı ve yarım sarılı sigarasını açık olan kutuya bozulmayacak biçimde titizlikle bırakıp sol elinin işaret parmağıyla “Bana kulağını daya” dercesine yanaşmamı istedi. Daha işaret ederken bana, beklediği sevinçli haberi alan birinin uçarılığı ile hemen yanaştım dedeye. Kulağımı dedenin ağız hizasında tutup daha da yakınlaşıp bekledim. “Sesim çok zayıftır oğul, en az yüz yaşında, konuşmak istemiyorum, dinleyen de yok. Sen nereden çıktın bilmiyorum, iyi bir insana benziyorsun” dedi. Sanki en yakınım ölümcül bir ameliyattan saatler sonra sağ çıkmış heyecanındaydım. Gülümsedim, o da gülümsedi. Kulağımı gösterip “İyice yaklaş” diye parmağıyla emir verircesine işaret etti. Hayatım boyunca emre itaat nedir bilmek, yapmak istememiştim ama hayatımda ilk ve belki de son defa emir gibi bir davete itaat etmek istedim. Dedenin kulağına neredeyse yapışıp dinlemeye başladım:

“Şelale, bir taşa rast geldiğinde taşın büyüklüğüne göre ya sessizce taşı örtüp yoluna devam eder ya da taşın her yanını tokatlayıp, üstüne zıplayıp, altını oyup yine yoluna devam eder. Sonuçta şelale şelaleliğinden bir şey kaybetmez.” Başımı eğip gözlerini görmek istedim ama başımı eğmeme gerek kalmayacak bir şekilde o da öne eğilip bana baktı. Yüzyılın hesabını sorar gibi gözlerinin içinden bana beynini gösterdi, gördüm… Uzak kuytuluklarda beyninin kıvrımları arasında saklanmış hazineleri, kurumuş ağaçları, hala akan hüzün ırmaklarını gördüm. Bakışlarıyla beni esir almıştı, mırıldanmalarını dinlerken sanki gözleri konuşuyordu: “Uzunca bir kış uykusundan sonra tomurcuğu patlamazsa ağacın, çürümüş demektir” dediğinde mürit edebimi bozmadan tam karşısına geçtim. Ağzı açık bir şekilde hurma ağacının dibinde, düşecek hurmayı bekleyen Bağdat tembelleri gibi o dilden dökülecek yeni söz hazineleri beklemeye başladım. Üçüncü cümlesi vücuda gelip bana doğru o ağızdan yola çıktı. Yavaş akan bir film misali yüz yıl olup sonrasında, son salisede hızlanıp bir zıpkın gibi kafatasımı delip beynimin tam orta yerine yerleşti: “Sert havalara önce dayanıklı ol, sonra hazırlıklı” dedi. Birden konuşmasını kesip açık bıraktığı sigara kutusundan yarım sarılı sigarasını aldı, tekrar parmakları arasında bir tespihle oynar gibi yarım sarılı sigarasıyla hırsla bütünleşti. Sanki o sigara bendim…

Nihayet sardı sigarasını, sigara kutusunu kapatıp yere bıraktı. Sol eliyle sıkıca kavradığı muhtar çakmağını yokladı, sağ elindeki sigarayı dudaklarına götürdü, sigarayı yaktı, uzunca ilk içimin dumanını harabe duvara doğru üfledi. Yerçekiminin kendini çektiği bir tütün zamanında duvara doğru yol alıyordum. Yolculuğumun her saniyesi bir yıldı…

Gani Türk

TÜTÜN VE ZAMAN - Seda Cebeci

Yüzyıllık bir çınarın ihtişamı ile oturduğu köşede, sarmaya çalıştığı sigarasını uzak ve derin bakışlarla süzüyor. Tütünü kâğıdın içerisine yuvarlayan elleri hafifçe titriyor. Düşünceli, biraz da dalgın bakıyor ellerine; bu hali ile sanki sigarayı saramıyor değil de sarmak istemiyor gibi. Parmakları arasında halaya durmuş gibi kıpırdanan o eğri büğrü sigara, kim bilir kişisel tarihinin hangi zamanını anımsatıyor ona. Neredeyse bir asırlık ömründen taşan tüm acıların, hüzünlerin, yavaş yavaş tükenen umutların o nahoş, sarımtırak mührünü seçiyor gözleri o sigaraya bakarken.

Gözlerim tütün kesesine kilitli, karşısında ayakta duruyorum. Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda beni süzen gözleriyle karşılaşıyorum. Gizleyemediğim bir utançla bakışlarımı o keseden çekmeye zorluyorum kendimi. Şu hayatta yanlış anlaşılmaktan ölesiye korkuyorum. Oysa kendim için istediğim bir şey yok onda; ne sigara ne de ağzımın içinde çevirebileceğim bir parça tütün.

Bu eğreti suskunluk canını sıkıyor. Duymayı neredeyse yüz yıldır beklediği sözleri yanımda getirmediğimi anlıyor belki de. Parmaklarına titrekçe tutturduğu sigarası sağ elinde. Boşluğa sallandırdığı sol elini, okşar gibi yavaşça toprağın üzerinde gezdiriyor, yanına ilişmemi istiyor. Sonra birden, aynı elini yumruk yapıp toprağı dövmeye başlıyor. Bana mı toprağa mı haykırıyor o yumruk ile bilmiyorum; “Beni almak için daha ne bekliyorsun?” der gibi sertçe, birkaç kez vuruyor yere.

Ellerimi önümde, karnımın hizasında bitiştirip, bir mürit edebiyle çömeliyorum yanına. O, toprağı yumruklamaktan yorulmuş elini diğerinin üzerinde gezdiriyor şimdi. Sıradağlar gibi kabarmış mor damarlarını okşuyor diğer elin. Adetten olduğu üzere, hal hatır sorularımı peş peşe ekleyip, bir çırpıda soruyorum dikkatini ellerine verdiği sırada. O da, yine adetten, başını kaldırmadan omuzlarını silkiyor, belli belirsiz birkaç iyilik, esenlik sözcüğü fısıldıyor. Böyle yan yana, birimiz oturmuş birimiz çömelmişken, iki sapı olan bir kahve cezvesine benziyor olmalıyız diye düşünüyorum. Şimdi, ona aklımdan geçenleri bir bir sorsam, aslında bugününün değil geçmişinin hatırını sorduğumu söylesem, yine böyle omuzlarını silkerek mi geçiştirir beni acaba? Kendini anlatmanın ayartıcı hazzına ilgisiz kalabilir mi?

Sigarası parmaklarının arasında yavaş yavaş kısalırken, yerde bulduğu bir çiviyi toprağa batırıp çıkarmaya başlıyor. Sanki ne yaptığının farkında değil gibi. Oysa ben, ucu eğri bir çapa ile toprağa ocaklar açıp zerdali ve elma fidanları diktiğini hayal ediyorum o bunu yaparken. İşte tam zamanı, diyorum kendi kendime, o zerdaliler, elmalar büyümeden sor da kurtul merak ettiğin ne varsa!

Bir an için kafasını kaldırıp bana bakıyor. Hâlâ neden orada olduğumu anlamaya çalışır gibi. Kataraktın grileştirip matlaştırdığı donuk gözleri gözlerime deyince, tüm cesaretim kırılıyor. Çabucak gözlerimi arkamızda uzanan asırlık taş duvara doğru çeviriyorum. O da aynısını yapıyor. Sıvası, kireci yıllar önce dökülmüş, eğri büğrü taşları üst üste yığılmış ölü insan bedenlerini andıran asırlık duvar bir haritaya benziyor. Sanki öylece duvara bakarak birbirimizle konuşur gibiyiz. O, bir sigarada da sana sarayım mı evlat, diyor Çin’e bakarken; ben, zahmet olmayacaksa isterim be amca, diyorum Tibet’i ararken. Başlarımız duvara dönük, işte böyle susarak konuşuyoruz.

Neden sonra elini kesesine daldırıp iki sigaraya yetecek tütünü parmaklarının arasında yuvarlamaya başlıyor. Kalbim heyecanla çarpıyor. Teklifsiz misafirliğimi kabullendiğini gösteren bir işaret bu! Ölüm riski yüksek bir ameliyattan sağ salim çıkmışım gibi tarifsizce seviniyorum elindeki iki sigaradan birini bana uzattığında. Gülümseyerek aldığım sigarayı, önce göğsüme sonra anlıma götürüp hafifçe vuruyorum. Bunu yaparken, donuk gözlerinin içerisinde küçücük bir ışık çaktığını görür gibi oluyorum. Hatta eminim, düpedüz gülümsüyor bana.

Konuşmaya başladığında, benimle birlikte asırlık duvar, zerdali ve elma ağaçları da kulak kesiliyor yaşlı adamın sesine. Usul usul bir şelaleyi anlatıyor. Hani bazen mırıl mırıl bazen çağıl çağıl konuştuğunu duyarsın ya şelalenin, diyor, işte o duydukların şelalenin kahkahasıdır. Yoluna çıkan küçük taşların üzerinden atladığında neşesinden, büyücek kayaları yerinden söküp ufaladığında da gururundan öyle koca koca kahkahalar atar. Oysa sen ona baktığında sadece bir şelale görürsün.

O konuşurken bakışlarımı bir an olsun gözlerinden ayıramıyorum. Yanı başımda kahkahalar atarak akan bir şelalenin serinliğini hissederek ürperiyorum. Yuvarlana yuvarlana ayağımın yanına kadar gelen taşlara bakıp irkiliyorum. Yaşlı adamı dinlerken, hurma ağacının dibine ağzı açık yatıp, düşecek hurmayı bekleyen Bağdat tembelleri gibi hissediyorum bir an kendimi. Ve her tembel gibi gündüz düşlerine dalıp gidiyorum.

‘Uzunca bir kış uykusundan sonra tomurcuğa kalkmamışsa ağaç, çürümüş demektir. Sert havalara karşı önce dayanıklı ol, sonra hazırlıklı!’ Ufala ufala etimi dağlayacak kadar parmaklarımın arasına yapışan sigara gündüz düşlerimi bölmemiş olsa, onun söylediği bu son cümleyi belki de hiç duymayacaktım. O an fark ettim ki, sadece sigara değildi beni yakan; yaşlı adamın kesesinden çıkarıp çıkarıp sardığı tütün bendim. Bedenimi yakıp ciğerlerine çekmiş, ruhumu dumana katıp havaya üflemişti. Parmakları arasında halaya durmuş gibi kıpırdanan o eğri büğrü sigara, kişisel tarihlerimizi birbirine bağlayan asma bir köprüydü adeta. Neredeyse bir asırlık ömrümüzden taşan tüm acıların, hüzünlerin, yavaş yavaş tükenen umutların o nahoş, sarımtırak mührünü seçiyor gözlerimiz şimdi o sigaraya bakarken…

Seda Cebeci

1 Yorum

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz