Öykü

Bahçesinde Gerçeğin

Öğle vakitleri akşama bağlanırken, güneş sarı renginden yavaş yavaş turuncuya döndüğü vakitlerde, herkes işlerinden evlerine dönme koşuşturmasındayken genellikle çıkardı bahçesine. O gün de aynısını yaptı. Balkon kapısını açtı, yüzünü güneşe doğru tuttu. Gözlerini kapattı belki yirmi belki otuz saniye kadar. Güneşin ona enerji verdiğine inanırdı. Güneşe doğru yüzünü uzatırken kollarının iç tarafını da aşağıya doğru sarkık şekilde ama güneşi tam algılayacak halde tutardı. Gözlerini açtı, kendi yaptığı yarım yamalak patikanın üzerinden, çimlere basmadan ilerledi. Biberlerin önüne geldi, eğildi. Biberler dört tane hayır şu küçük olanı da sayarsak beş tane vermişti. Sonra diğer dallara bakarak çiçekleri saymaya başladı. … On, on bir, on iki. Tam on iki çiçek vardı. Demek ki iki hafta içinde on iki tane daha biberi olacaktı. O sırada arkadan bir ses:

-”toplamayacak mısın biberlerini” diye seslendi. 

-“belki akşam olunca, ama şimdi değil. Yemek öncesi toplarım, salataya koymam ama böylece yeriz olmaz mı?”

-” Niye olmasın tabi ki olur”

-” yanına ne yemek istersin peki?”

-” Diğerleri senden ne istemişti?”

-” Uzun süredir bakliyat yemedik dediler. Kuru Fasülye yapayım mı? İster misin sende?”

-” Olur. Severim biliyorsun. Pilavı da ben yapayım mı?”

-” Yok sen iyi yapamıyorsun. Ben hallederim. Hem tereyağlı ve limonlu yapacağım. Şeker atmayacağım. Malum onun şekeri var ve mazallah şekeri yükselirse acayip bir biçimde sinirlenebiliyor. En son bira içtiğinde neler yaptığını hatırlıyor musun?”

-” Hatırlamaz mıyım?. Ama biliyorsun tek derdi insülin değil ki. Gerçekten çok yoruyorlar. Bazen oturup eline kalem dahi almak istemiyor. İşini gücünü etkileyecek kadar sıkıyorlar adamı. Hani kendi tercihi olmasa akıl vereceğim de… Kendi tercihleri olunca dokunamıyoruz.”

Eğilip çıkan beş biberi de topladı. Küçük olanı toplamasam mı diye tereddüt etti ama yine de topladı ne de olsa en geç iki hafta içinde on iki tane daha olacaktı. Daha sonra güllerin olduğu yere doğru gitti. Kenarlarında duran hortumu eline aldı, musluğu hafifçe açtı, sulamaya başladı. Pazardan bir odun parçası halinde aldığı güller, pembeli, kırmızılı, bordolu onlarca çiçek vermişti. Hele ki şu sağ tarafta olanlar çok ilginç olmuştu. Kenarlarında sanki siyah bir nakış var gibi, gülleri siyah bir renk çevreliyordu. Onlara baktıkça neşesi yerine geliyordu. Zaten gün içinde bahçede geçirdiği yarım saat kırk beş dakika kadar olan vakit onu en çok eğlendiren vakitti. Ne televizyon başında bir şeyler izlemek, ne de artık tekrara düşercesine tat aldığı kitapları okumak ona keyif veriyordu. Eskiden şehir merkezine inip, bir meyhanede akşam dokuz gibi açtırdığı rakıyı dostlarıyla gecenin derinliklerine kadar içtiği zamanlarda ettiği muhabbetlerin tadını elbette bu kırk beş dakika karşılamasa da yine de kendi için yaptığı en güzel şey olarak düşünüyordu bunu. Eskisi kadar üretmiyor değildi ama artık hayattan hızlıca ve gözleriyle görüp haz alacağı şeyleri üreterek kendini tatmin ediyordu. Gülleri sularken hemen arka tarafından bir ses:

-” Bugün de odana çıkmayacaksın herhalde?”

” ………”

” N’oldu niye cevap vermiyorsun?”

-” ………”

-” Dünkü sözlerime kırıldın değil mi? Gerçekler acı veriyor tabi. Çocuk gibi daha ne kadar konuşmamazlık edeceksin?”

-” ………”

-” Çocukluk etme. İkimiz de hatta onlar da biliyor dediklerimin doğruluğunu. Bu zamana kadar evet uğraştın ettin ama çok da geç olmadan sen de anlayıp, değişmelisin. Kendine yapıyorsun. Bak her akşam oturup, aynı masada yemeklerimizi yiyoruz. O eski, keyifli masalarımızdan eser kalmadı. Suratındaki o soru işaretleri, gelecek kaygıları bizi de mutlu etmiyor. Nerede o yokuştan gelip de garsona büyük rakı ve midye söyleyen çocuğun o neşeli, heyecanlı, mutlu, huzurlu tavrı nerede bu bahçesine kendini hapsetmiş, izole yaşayarak, herkesten uzak durunca mutlu olacağına inanan, akşam somurtkanı.”

-”……..”

-” Akşama ne hazırlıyorsun?”

-” Kuru fasulye, pirinç pilavı, belki yanına da cacık yaparım bilmiyorum”

-” Eh nihayet sebzemsi bir şeyler yiyebileceğiz”

-” Nankörlük etme. Ne zaman salatanızı eksik ettim masanızdan. Bak bahçenin şurasında sırf sizin için bolca göbek ve marul yetiştiriyorum.”

-” Hepsi gelecek mi peki? İşi olan yok değil mi ya da gecikecek olan?”

-” Kimse gecikmez sanmıyorum. Zaten ne işiniz var ki gecikeceksiniz?”

-” Ne yani özlediklerimizi görmeye gidemez miyiz?”

-” Sabahları ne yapıyorsunuz? Gidin sabah görün. Eskisi gibi akşamları yine bize kalsın. Sabah halledin işinizi.”

Son kez domateslerini de kontrol edip, eve doğru ilerledi. Bahçe kapısından içeri girdiği an, mutfağa mı yoksa çalışma odasına mı gitmesi gerektiğine karar veremedi. Bir dakika kadar öylece bekleyip, mutfağa yöneldi. Dolaptan kuru fasulyenin bulunduğu kavanozu aldı. Bir de boş büyükçe bir kâse. Kâsenin içine önce fasulyeleri koydu sonra su ekledi. Biraz da gazını alır diye maden suyu koydu ve mutfaktan çıkıyordu ki bir ses duydu:

-” Pirinci de ıslasaydın ya.”

-” Onu yemek pişerken ıslarım. Zaten on beş dakikada pişiyor. On dakika da onu ıslasam en çok yarım saati alır. Hadi dinlenmesi ve sair on dakika dersen kırk dakika kadar önce gelip hallederim zaten fasulyeyi koyacağım ya pişsin diye o sırada mutfakta olur yaparım. “

-” Şimdi nereye gideceksin?”

-” Çalışma odasına”

” Yazacak mısın?”

”Yok yani bilmiyorum. Yazamıyorum. Yani yazıyorum da nerede o eskisi gibi olanlar. Demin de bahçede geldi aklımı karıştırdı. Sürekli konuşup aklımı karıştırıyor. Aslında ne güzel yıllardır yolumu sürdürüyordum. Ne gerek vardı gelip aklımı karıştıracak. Bak elim titrer oldu yazarken.”

-” Haklı yanı yok mu hiç?”

-” Yani ne yönden haklı olabilir ki? Zaten onun dediği gibi biri olmamak için yaşamadık mı hep? Hatta o da öyle olmamayı yazmamış mıydı ta en gençlik yıllarından beri. Onu da o yapan bu tavrı değil miydi? Onu sevdiren, okutan bu değil miydi?”

-” Evet, hatta en son anına dek de buydu”

-” E o zaman neden bana diretiyor?”

-” Demek ki son anda anladı boşuna olduğunu”

-” Niye boşuna olsun ki? O zaman neden bu kadar sevildi. O zaman kendi dönseydi zamanında ben neden döneyim?”

-” Seni ne kadar çok sevdiğini biliyorsun onun değil mi?”

-” Seviyor madem neden beni böylesi bir arafa bırakıyor?”

-” Sevdiğinden. Bak yıllardır kıt kanaat geçindin gittin. Yuva kurdun, çocuk sorumluluğu almaktan kaçındın he yok bu kötü dünyaya çocuk mu getirilir diye bu özgüvensizliğini perdeledin ama bu sana sevdiğin kadına mal oldu. Bak şimdi gitti, başka bir adamdan iki çocuğa sahip. “

-” O kaybetti. O benim o kadar büyük sevgimi kaybetti. Onun için yazdığım şiirleri, ona yaptığım müzikleri hangi adam ona yapardı ki. Kimle böylesi üretken, sanat dolu bir evde, özgürce yaşayabilirdi ki?”

-” Ama gitti o adamla evlendi ve iki de çocuk yaptı”

-” Evet ama o çocuklar bu bahçede doğal besinlerle beslenip, oyunlarını oynayabilir. Biz de onunla beraber bu evde yeni şeyler üretip, mutlu yaşayabilirdik.”

-” Sen ve mutluluk”

-” Evet mutluluk. Ne var?”

-” Sen mi mutlu olacaksın? En son ne zaman gülmüştün? He hatırladım, hatırladım. Şu meyhanedeydi. İkinci büyüğü deviriyorduk, kokoreçler geldiğinde kalkıp şiir okumuştun. Abi şiirini beğenip seni alkışlayınca yüzünde gülücük olmuştu ve o gece keyifle geçirdiğin gecelerden biriydi değil mi?”

-”Onun gibi çok gecem vardır.”

-” Hangi gecen var? Yahu evlendiğinde bile sakin sessiz bir nikâh yaptın. Gözden uzak olsun diye kuytu bir sahilde bir kaç dostunla. Nikâhın kıyıldı, modern müzik yapan bir grubun çaldığı müziklerle şampanya, şarap, bira içtik sonra karınla birlikte bastın gittin.  Evleniyordun yahu bu ülkede, bu coğrafyada bu tür şeyler gürültülü yapılır. Sen neden sakin yaşıyorsun?”

-” Ne yapsaydım kalitesiz mi yaşasaydım? Rezil ola ola mı yaşasaydım?”

” Hep başkası ne der değil mi?”

” ……..”

-” Başkası ne derse desin. Kime ne? Biz seni başkasının dedikleriyle mi tanıdık? Biz senin rezil oluşlarını, akıllarını, heyecanlarını, aşklarını, salaklıklarını yıllarca o rakı masasında görmedik mi? Seni hem kötü ve en tatlı hallerinde yaşayıp, tanımadık mı? O lise döneminde saçma sapan şekil şukul yaptığın saçınla geldiğini de gördük, üniversitede entelektüel gibi görünmek için komik komik giyinişlerini de. Ertesi gün kızın yanına gidince ne yapacağını bilemediğin hallerini de gördük. Hatırlıyor musun, tabağın içine nasıl kusmuştun, sonra da bu nasıl yemek diye garsona çıkıştığını. Belki farkında değildin ama sen bizle konuşurken kusmukların dökülüyordu tabağa ve sen konuşmanın heyecanından kustuğunu yani kusmuğunun döküldüğünü dahi fark etmemiştin.

Ağır adımlarla ve düşünceli bir şekilde mutfaktan çıkıp, çalışma odasına giden merdivenlere doğru ilerledi. Ahşap merdivenlerden çıkarken gelen gıcırtı dahi ona küçük de olsa mutluluk veriyordu. Bu evi kendi planlamıştı ve yapılırken de başında beklemişti. Küçüklükten beri hep çalışma odasını hayal ettiği gibi, evin en üstünde, çevreye camdan hâkim, yuvarlak yapılı ve yerden tavana kadar camlı, camın olmadığı yerlerin hepsinin de kütüphane şeklinde olduğu, bir köşesinde de müzik aletleri ve sanatsal malzemelerin bulunduğu yerin bulunduğu bir ofisti. Eskiden saatlerce buraya girer, yazılarını yazar, müziğini yapar, sanatsal eserlerini hep burada çıkarırdı.  Kitaplarının basım toplantılarının randevularını da buradaki eski telefondan arayarak yapardı. Bunun ona uğur getirdiğini düşünürdü. Oysa ki bir kitabın basımı için belki on yerle konuşur nihayetinde iki tanesinde olumlu cevap gelirdi. Ama onun için kitabının basılması yahut müziğinin bir şekilde halka ulaşabileceği ortamların sağlanması önemliydi. Bu sebepten sonuçta basım gerçekleşiyorsa on yeri aramanın ve çoğundan olumsuz yanıt almanın bir önemi hatta olumsuz bir yanı da yoktu. Zaten bahçede de bu sebepten laf yemişti. Artık kendi için yazıp, biraz da para kazanması gerektiğini düşündüğünden, daha popülist şeyler yazıp, maddi açıdan daha da güçlenip, yaşlandığında rahat etmesi içindi.  Ama o lise döneminde kanına karışmış, onu zehirlediğini bilse dahi halka babalık etmenin ve onları eğitmenin verdiği mutluluk başka hiçbir şeyde yoktu. Bunları düşüne düşüne çalışma odasının kapısına vardı.  Odaya girdiğinde ise tüm dünyası oradaydı.  Acıları, anıları, mutlulukları… Kaç dostunun cenazesine de kaç mutlu anlarının haberini de bu odada almıştı. Kütüphanenin tarih eserlerinin olduğu yerden bir ses:

-” E hoş geldin. Biraz geç saat olmadı mı? Sen bu saatlerde bahçedeki sallanan koltuğunda oturmaz mıydın?”

-” Bugün başka”

-” Bugünün neyi başka?”

-” Bugün başka işte”

-” Yazacak mısın, çalacak mısın?”

-” Bilmiyorum”

-” Çok da zaten bilmezdin. Buraya her gelişinde zaten hep kararsız değil miydin?

-“……”

-“Yahu senin tek kararlılığın evin deniz kenarında olması gerektiğini düşünmen ve onun için deniz kenarında bir arsa aramandı. Ki yine de tam deniz kenarında bulamadın, biraz ilerisinde iç tarafta bulup evini inşa ettin. Ama olsun yine de hayaline yakın bir yer. Hem zaten deniz kenarında olsaydı bu odaya gelmezdin ki hiç.”

-” Güzel olmadı mı ama? Bak hepiniz hemen benden sonra buraya geldiniz.”

-” Seni ilk tanıdığımızdan beri ne zaman yalnız bıraktık. Sen tatile ya da çalışmaya gittiğin zamanlar haricinde ne zaman bizsiz akşamın geçti. Ha bir de tabi evlendiğinde. Karın da iyi biriydi. Bizi bile kabullendi. Sen kadına yazık ettin. 

-” Kalmak isteseydi kalırdı.”

-” Senin istemediklerinden gitti kadın kabullen artık”

-” Yahu niye çocuk yapayım. Geçinmesi zaten zordu, çocuğun isteyecekleri, eğitimi ki zaten bu eğitime inanmıyorum. Çocuk saçma sapan şeyler mi öğrenseydi, saçma sapan aşağılanmaları, özgüvensizlikleri, yetemeyişler, mutsuz bir çocuk yetişecekti ve onu mutluymuş gibi yaşatıp sonra hayata attığımda bu mutsuzluğu görüp, umutsuz bir insan olarak mı yaşasaydı. Hem âşık olduk, evlendik, yeteri kadar da eğlendik aslında”

-” Sen eğlendin sanırım. Kadın eğlenseydi hala burada olurdu”

-” Aşk yetmemiştir”

-” Aşk yetmedi ondan başka adamdan iki çocuk yaptı değil mi?”

-” Ona âşık mı ki? Yoksa sadece çocuk yapmak için mi evlendi?”

-” Öyle ya da böyle bu kocaman yatakta sen tek, o ise kocası ve iki çocuğuyla yatıyor.”

-” O zaman siz de… Konuşturma beni. Hem zaten yaptığı saçmalıklar da vardı. Eve her gelişimde bir şeylerin değişmesi beni deli ediyordu.  O mutfağı baştan aşağı boyayıp, rengini alt üst etmesi. Şu evde en çok masraf yaptığım yerdi o mutfak. O da ben de o mutfakta neler yapacağımızı hayal edip, ona göre dizayn etmiştik. Ortak hayalden oluşan bir şeyi neden değiştirir ki insan?

-” Demek ki ortak değilmiş o hayal. Demek ki o başka şeyler hayal ediyormuş. Oturup bir kere sordun mu?”

-” Hayallerini biliyordum. Bilmesem neden evleneyim. Hem neden o zaman o kadar yıl beraber geçirdik.”

-” Neden o zaman o kadar yıldan daha fazladır başka adamla evli?”

Yavaş yavaş masaya doğru gelip, köşede duran eski fotoğraflara baktı. Sonra da başını kaldırıp, pencerenin yanında asılı duran yıllar önce yaptığı resme. Hep koyu tonlardan oluşan renkler yapardı ama aralara parlak gümüş yahut altın renkleri koyardı. Belki karamsarlıktaki umuttu, belki de zenginliğin ancak karanlığı boğacağını anlatmaydı bu. Ama hiçbir zaman zenginliğin mutluluk getireceğine inanmamıştı.

Sandalyesini tuttu, derin bir nefes alıp, oturdu. Bilgisayarını açtı, pencereden dışarıya doğru baktı. Denizin ufuk noktasından geçen bir takayı ve rüzgâr koridorunda çılgınca savrulan martıları izledi. Sonra yazmaya başladı…

Bir buçuk saat kadar sonra yazmayı bıraktı ve odadan çıkıp mutfağa indi. Fasulyeyi tencereye koydu. Sonra yağını ve baharatlarını ekledi. En çok da kekik yakıştığından kekikten fazla koydu. Salçasını domateslerinden yaptırmıştı. Salçasını ekledi ve sarımsakları koyup kavurmaya başladı. Sonra suyunu da ekleyip diğer tarafa geçti. Pirinçleri tereyağında biraz kavurduktan sonra içine arpa şehriye attı. Üç dört damla kadar limon koydu. Biraz çevirdikten sonra suyunu ekledi. Mutfağın bahçeye açılan kapısından dışarı doğru çıktı. Bu kapıyı karısı planlamıştı. Çizimi yaparken: ”Sen tembel, dışarıda bir şeyler karalarken, ben bari mutfaktan yanına kolayca gelebileyim” demişti. Kapıdan çıkar çıkmaz sağında solunda mutfağa gerekli olan malzemelerin bulunduğu bahçecikler vardı. Nane, biberiye, göbek, marul, kekik, safran … Hepsi burada ekiliydi. Salata için bir tane göbek çıkarttı, soğanlardan iki tanesini de makasıyla kesip mutfağa doğru ilerledi, salatasını yapmaya başladı. Onu da hazırladıktan sonra tabakları ve çatal, bıçak, kaşığı alıp, bahçesindeki masasına doğru ilerledi. Masanın yanındaki küçük sehpaya malzemeleri koyup, pötikare masa örtüsünü serdi. Masa örtüsünü hep pötikare tercih ederdi. Hatta sırf masa örtüsü mantığı pötikare olduğundan kareli gömlek asla satın almadı. Masa örtüsü mü giyeceğim, almam bunu diyerek hiçbir zaman o tarz gömlek almadı, giymedi.  Sokakta da giyenlere bak masa örtüsü yürüyor diye alay ederdi. Masa örtüsünü örttükten sonra mendilleri koydu, üzerine de sola çatal, ortaya bıçak, sağa kaşık gelecek şekilde yerleştirdi. Yemek tabaklarını koydu. Üzerlerine kuşlar pislemesin diye de her tabağın üzerine yine birer mendil örttü. Daha sonra mutfağa dönüp, radyosunu açtı.  Slow müzik çalan bir kanalı açıp, bir yandan müzik dinleyip, bir yandan da yemeklerin pişmesini bekledi. 

Yemekler piştikten sonra sırasıyla tencereleri alıp, masanın yanındaki sehpaya koydu. Servisleri açıp, yemekleri yerleştirdi. Her şeyi hazırladıktan sonra seslendi:

-” Hadi gelin. Her şeyi hazırladım” derken bir anda içeriden rakı getirmeyi unuttuğunu fark etti ve koşarak mutfağa gitti. Dolaptan buzları çıkartıp, buz kovasına yerleştirdi, büyük rakıyı alıp bahçeye çıktı. Herkes yerli yerindeydi. O da masaya oturmadan içkileri koydu ve sonra oturdu. Masadakilerden biri:

-” Yahu her akşam bu hazırlığı yapmaktan sıkılmadın mı?”

-” Hayır. Niye sıkılayım ki? Sizler benim dostlarımsınız.”

-” Bizler senin dostlarındık” 

-” Sizler benim dostlarımsınız. Siz bana kötülük etmediniz ki”

-” Bizler öldük farkında değil misin? Biz o koyduğun rakıyı, o fasulyeyi yiyemiyoruz. Biz öldük. Bak ben öleli 5 sene oldu, şair öleli sekiz sene oldu. Hatırlamıyor musun cenazesinde nasıl yağmur vardı, ayağımız kaya kaya gömmüştük bir öğle vakti.”

-” Buradasınız ama”

-” Değiliz. Sen buradayız gibi davranıyorsun. Biz çürüyeli çok oldu. Bak editör sana laf ediyor sanıyorsun. Evet ölmeden önce sana popülist yaz, biraz da artık para kazandıracak, insanların sadece eğitsel ya da toplumsal dertlerini değil, günlük saçma şeyler de yaz, fazla sat, para kazan, geçim korkun olmasın demişti. Bir kaç gün sonra o da ölmüştü. Kaç sene oldu hala onunla kavga ediyorsun, ağız dalaşına giriyorsun. Adamda ağız, burun, ciğer kalmadı. Tırtıllar, çiyanlar, yılanlar yedi bizi. Kemiklerimiz dahi çürüdü çürüyecek farkında değil misin?”

-” Bak hala aynı masadayız”

-” Değiliz. Sen öyle sanıyorsun. Artık evinden yokuş aşağı gelip, içki içtiğimiz, eğlendiğimiz meyhanedeki gibi değiliz. Biz öldük. O masadan bir sen bir de o zavallı kuşçu kaldı. O kuşçu hala oralarda sen ise biz öldükten sonra karını ikna edip, zar zor biriktirdiğin paranın üzerine kredi çekip, şehirdeki her şeyini de satıp, geldin bu küçük kasabaya ve bu evi inşa ettirdin. Bak karın da yok artık. Sen bizle değil, kendi içindeki bizle konuşuyorsun. Bak ben öldüğüm gece, saat üçte yanından ayrıldığımdaki sarılıp vedalaşmamdaki konuşmamdan sonra hiç konuşamadım. Öldüm çünkü. En son konuşmamı siz duydunuz. Sonrası karanlık, sonrası sessizlik. Sonrası ölüm. Benim kalbim çatladı. Ben yatağımda soluğum kesilip, sırtım ve göğsümde derin bir ağrıyla yok oldum.”

-” Nasıl yok oldun bak hala buradasın. Hem bak senin şiirlerin hala okunuyor. Geçen okuldan çıkan iki genç okuyordu şiirini, bak senin de şarkını söylüyor hala insanlar. Senin çevirisini yaptığın kitap geçen internette satıştaydı. Kaç milyon sattı sen de biliyorsun. Gelmiş öldük diyorsun. Nasıl öldünüz?”

-” O eserleri bıraktık evet doğru. Ama biz öldük. Sen de artık bizi terk et. Biz seni bırakmıyoruz ama sen artık bizi terk et. Biz sadece buralarda olalım. Senin o özgüvenle çıkarttığın eserlerinin yanında nasıl da özgüvensiz yaşadığını bildiğimizden, seni yalnız bırakmamak için buralardayız. Ama biz yokuz. İnan biz yokuz. Belki çocuk yapsaydın, karın da şimdi yanında olacaktı. Yalnız ölmeyecektin ki kim bilir daha kaç sene yaşayacaksın. Sen bir kadını sevmeyi bırakalı ne kadar oldu? Sen neden yeni bir kadın sevmedin ki?”

-” Hep bir şeyler isteme, illa bir çıkar, bir kullanma yok mu? Aşk falan yalan değil mi? Hep istek, hep bir şeyler yapma, nesil yürümesi vs.”

-” Olsa ne olacaktı? Şimdi şurada biz yerine; çocukların masada gerçek olarak otursaydı iyi olmaz mıydı? Servisini karın yapsaydı, onunla günü konuşsaydın, o sana çocuklar ne yapıyor diye anlatsaydı. Sen bu eve kendini hapis edeceğine gezip, dolaşıp, dışarıda bir iş de yapıp, eserlerini yazsaydın. Denizden denize girmeye değil de başka nedenlerden de gezmeye çıksaydın keşke. Keşke sen normal olsaydın. Bak biz ne uğruna, neler çeke çeke, meyhane masalarından kalkıp, ayyaş adımlarla eve varıp, sabaha doğru öldüğümüzü dahi fark etmeden ölüp gittik. Yazdıklarımızdan, eserlerimizden başka neyimiz kaldı. Sen de böyle olma diyeydi. Bak canım kuru fasulye çekti diye dahi yapmadın bu yemeği, üstat istedi diye yaptın. Ne zaman kendine itiraf edeceksin senin de isteklerin olabileceğini. Senin de mutlu olmak için bir şeyler isteyebileceğiniz. Halk için sanat yapmak, halka kendini adama, onları eğitmek, yönlendirmek, kendini yok etmek değildir. Sen varsın, sen bir varlıksın, bizim gibi soluğun kesilene dek. Hadi bu son masamız olsun. İç, ye ve veda et bizlere. Ve merhaba de kendine. Kendin için yaz, biraz da para kazan. Ömür dediğin anlık. Senin hiç yok mu merak ettiğin, gitmek istediğin yer hem git birini bul evlen, çocuk yap. Korkma çocuk yap ki senin gibi bir çocuk olsun, senin gibi yaşasın, seni yaşatsın. Sen ölsen bile, sen onda yaşa. Hadi şimdi veda vaktidir. Bu kadeh veda için olsun…

Yazar: Galip Uçar

1984 İstanbul doğumludur. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı sonrasında aynı üniversitenin Eğitim Yönetimi ve Denetimi yüksek lisans programı ve Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği formasyonundan ve Anadolu Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olmuştur. 2009 yılından beri aralarında TED Kuzey Kıbrıs Koleji ve Ataşehir Belediyesi'nin de olduğu çeşitli yerlerde Türk Dili Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Hâlihazırda Radyo Göktürk'te kendi konsepti olan "Galip Uçar'la Z Kuşağı Bilmez" adlı biyografik eğitim programını her pazar saat 19.00'da sunmakta, yönetmekte yapmaktadır. Eczacıbaşı gibi çeşitli kurumsal firmaların arşiv ve editörlük çalışmalarında görevler almaktadır. MESAM'da kayıtlı söz müzik yazarlığı ve şarkı yorumculuğu dışinda öğretmenlik mesleğine de devam etmektedir Aynı zamanda single albümlerinin ve basılmaya hazır kitaplarının da çalışmalarına devam etmektedir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir