Ana Sayfa Çocuk Edebiyatı Çocuk Hikayeleri Sihirli Kitap (9 yaş üstü)

Sihirli Kitap (9 yaş üstü)

Gün, yeni yeni ağarıyor. Yatağımdan kalktım, burnumu pencere camına dayadım, dışarıyı seyrediyorum.

Dün gece başlayan yağmur, hâlâ dinmemiş. Kaldırım kenarlarında minik dereler oluşmuş. Pazar günü olduğundan sokaklar tenha. Çıt yok, herkes uyuyor galiba. Sokağımızın gönüllü koruyucusu benekli köpek bile karşı apartmanın girişine uzanmış.

Annem, odama geldi. Yüzünde sevgi dolu bir gülücük belirdi. “Erken kalkmışsın Emre…”

“Evet anne…”

“Kahvaltı hazırlayacağım, baban da fırından taze ekmek almak için çıkacak.”

“Bu yağmurda mı?” diye sordum.

“Islanmamak için yanına şemsiye alır,” dedi.

“Öyleyse dedem de söz verdiği gibi gelecektir,” dedim.

“Elbette gelecek Emre. Yağmurun yağması, dedenle birlikte gezmenize engel olmayacaktır.”

Annem, mutfağa gitti. Ben de pencereden dışarıyı seyretmeye devam ettim. İnsanlar, birer ikişer sokağa çıkmaya başlamışlar. Kimisi şemsiyesinin altına sığınıyor kimisi yağmurluğu ile ıslanmaktan korunuyor.

Hava yağmurun etkisiyle biraz serinlemiş. Pijamamın üzerine eski bir kazak geçirdim ve mutfağın yolunu tuttum. Annem çaylarımızı bardaklara dolduruyordu. Sokak kapısının açılma sesini işitince de babamın fırından ekmek alıp geldiğini anladım. Babam, uçlarından sular akan şemsiyeyi kurusun diye koridorda açık bıraktı.

Ekmekler de mis gibi kokuyor. Bir parça koparıp ağzıma attım.

“Bir an evvel kahvaltı etmeye başlayalım. Bilirsin deden erkencidir, birazdan kapıyı çalar,” dedi babam.

“Sofraya geçebiliriz. Sahanda yumurtalar hazır,” dedi annem.

Bir sandalye çektim ve oturdum. Taze ekmeği yumurtaya banıp güzelce karnımı doyurdum. Kahvaltı sofrasından kalkınca, üzerimi değiştirmek için odama gittim.

“Balıkçı yaka mavi kazağını giy,” diye arkamdan seslendi annem. “Sıcak tutar, üşümezsin.”

Mavi kazağımı ve pantolonumu giydim. Dedemi bekliyorum. Çok geçmeden zilimiz çaldı ve dedem geldi. Koşup boynuna sarıldım.

“Seni çok özledim.”

“Ben de seni özledim Emre,” dedi. Siyah şemsiyesini kapının kenarına bıraktı.

“Hemen çıkalım mı?” dedim.

Babam araya girdi, “Birlikte sabah kahvemizi içelim, sonra gidersiniz.”

Salona geçip koltuklara oturdular. Kahvelerini içtiler.

“Hadi ama dede…” dedim.

“Tamam, Emre’ciğim,” dedi dedem. “Ömer’i fazla bekletmeyelim.”

Dede – torun, annemle babama veda ettik ve evden ayrıldık. Yağmur, daha da hızlanmış. Neyse ki yağmurluğumu giydim.

“Gideceğimiz yer çok uzak mı dedeciğim?”

“Sokağın başındaki duraktan belediye otobüsüne bineriz. On beş dakikaya orada oluruz.”

Sahiden de on beş dakika sonra büyükçe bahçesi olan bir evin önündeydik. Dış görünüşünden, oldukça eski olduğu belliydi. Pembe renkli boyası solmuş, ahşap panjurları yıpranmıştı.

Bahçeden geçip kapı ziline bastık.

“Ding, Dong!”

Dedem gibi beyaz saçlı olan Ömer amca, kapıyı açtı.

“Hoş geldin Ahmet, hoş geldin Emre… Amma ıslanmışsınız, sobanın başına geçin de hasta olmayın.”

“Hoş bulduk,” diyerek içeri girdik.

Ömer amcayla bir süre önce dedemin evinde tanışmıştım. İkisi, çocukluktan beri arkadaşmış. Ömer amca, bana pek çok kitabı olduğundan söz etmiş ve evine davet etmişti.

Yağmurluğumu çıkardım, ellerimi ısınsınlar diye sobaya tuttum. Bir yandan da koca salonun iki duvarını kaplayan kitaplığa bakıyorum. Hayatımda bu kadar kitabı bir arada görmemiştim.

Ömer amca, “Çay demlemiştim, getireyim de birer bardak içelim,” dedi.

Çaydanlıkla geri döndüğünde, yanında benim yaşlarımda bir kız çocuğu vardı. Çay bardaklarını koyduğu gümüş tepsiyi taşıyordu.

Ömer amca, çaydanlığı sobanın üzerine yerleştirdi.

“Torunum Miray,” dedi. “Senin gibi kitap okumayı çok sever.”

“Özellikle de sihirli kitapları,” dedi Miray.

Ömer amcanın çay doldurduğu ince belli cam bardağı, teşekkür ederek aldım.

“Sihirli kitap mı?” dedim.

“Emre’ciğim,” dedi dedem. “Sizin yaşınızdayken ben de sihirli kitap okumaya bayılırdım.” Kitaplıktaki yeşil, bordo ve lacivert deri kaplarıyla dikkat çeken bazı kitapları işaret etti. “Ömer, sihirli kitaplarının kıymetini bildi, ne yazık ki ben çoğunu kaybettim.”

Gözlerimi hayretle açtım. “Sihirli kitaplarının olduğunu bilmiyordum,” dedim.

“Sana söylemeyi unutmuşuz demek ki… Baban, elimde kalan son kitapların masallarıyla büyüdü,” dedi dedem. “Bendekileri sana veririm.”

Şaşkınlığım iyice artmıştı. “Sihirli kitaplar; sadece masallarda, filmlerde oluyor sanırdım,” dedim.

“Bütün kitaplar sihirlidir, okuyucularını daha önce gitmedikleri dünyalara taşırlar,” dedi Ömer amca.

Miray; yeşil, bordo ve lacivert kitapların sıralandığı rafın önüne gitti ve ellerini kitapların üzerinde gezdirdi.

“Ama biz gerçek sihirden söz ediyoruz.” Yeşil kapaklı bir tanesini, nazik bir hareketle raftan çekti. Adeta fısıldayarak, “İçindeki hikâyelerden birini okumamı ister misin?” dedi.

“İsterim,” dedim. Nedense ben de fısıldamıştım.

Miray, kitabın kapağını açtı. Aniden odanın içini parlak bir ışık kapladı. Işığa gözüm alışınca, karşımda altın renkli bir kapının olduğunu fark ettim.

Ömer amca, çayından bir yudum aldı ve ceketinin cebinden devasa bir anahtar çıkarıp uzattı. “Bu anahtar her kapıyı açar. O kitabı hatırladım, en son altmış sene önce açıp okumuştuk, değil mi Ahmet?”

“Ah, evet,” dedi dedem. “Genç ve güzel Nazlı ile kötü kalpli cadının hikâyesi ile başlıyor.”

Ömer amcaya baktım. Yerinden kıpırdamamıştı. “Biz kapıdan geçiyoruz, siz gelmiyor musunuz?” dedim.

“Daha çayımız bitmedi,” dedi Ömer amca.

Bu büyükleri de hiç anlamıyorum. Çay – kahve içmeyi, sihirli bir kapıdan geçmeye, tercih edebiliyorlar.

Anahtarı alan Miray, kilide taktı ve çevirdi. Altın renkli kapı usulca açıldı. Biz geçince arkamızdan hemen kapandı.

Miray, yeşil kapaklı kitabı bana verdi, “Sakın kaybetme.”

Kitabı ıslanmasın diye kazağımın içine sakladım. Çünkü bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı, karanlık bir ormanın içindeydik.

“Anlaşılan yağmurdan kurtuluş yok,” dedim. “Bilseydim yağmurluğumu giyerdim.”

“Hikâyelerde yağan yağmurlar ıslatmaz ki…”

Ellerimi, kollarıma sürdüm. “Evet, evet ıslanmamışım,” diye bağırdım. “Bu müthiş bir duygu!”

“Şşşt!” dedi Miray. “Kötü kalpli cadı, geldiğimizi duymasın.”

Geç kalmıştı. Tiz bir ses, “Kim var orada?” dedi.

Kötü kalpli cadı, kayığıyla bir derenin içinde ilerliyordu. Sırtında da bir büyücü heybesi taşıyordu. Cadıyla göz göze geldim ama gözleri korkutucu olmak bir yana, hayli bitkin bakıyordu.

“Yıllardır kürek çekmekten kollarım yoruldu. Bu derenin ne başı var ne sonu,” dedi.

Cadıyı ardımızda bıraktık ve dar yolda ilerledik. Yağmur durmuştu, beyaz bir kedi “Miyav,” diyerek bacağıma süründü. Kediyi kucağıma alıp tüylerini okşadım.

Bahçesi çiçeklerle bezeli, sevimli bir kulübeye varmıştık. Sallanan sandalyesinde oturmuş, örgü ören bir nine bize gülümsedi.

“Minnoş’la çabucak dost olmuşsunuz,”

“Kedileri severim,” dedim.

“Ahmet’le Ömer, buralarda mı?” dedi.

“Salonda çay içiyorlar”, diye cevap verdim.

Nine, “Söyleyin o yaramazlara, çok fazla şeker yemesinler,” dedi.

Ninenin söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştık.

“İkisi de dede oldu. Biz de onların torunlarıyız,” dedi Miray.

Nine, telaşla sandalyesinden kalktı ve kulübesine koşturdu. “O kadar zaman geçti mi? Ocakta kaynattığım çorbam taşmıştır.”

İçeriden bir çığlık sesi yükseldi. Nine, bir gümüş aynayla yüzünü inceliyordu. “Yaşlanmışım,” dedi. “Oysa bu imkânsız… Beni, kötü kalpli cadının elinden kurtaracak yakışıklı ormancı henüz gelmedi.”

Nineyi tekrar bahçedeki sallanan sandalyesine oturttuk. “Bu hikâyede neler olup bittiğini çözdüm,” dedim. “Nazlı adındaki genç kız, bir sebepten yaşlanmış.”

Kitabı, kazağımın içinden çıkardım. Okumaya başladım. Kötü kalpli cadı, kayığına binmiş ve ormandaki kulübesinde yaşayan güzel kızı, bir karakargaya çevirmeye geliyordu. Güzel kız ise kulübesinin bahçesinde örgü örüyordu. Ne var ki sonraki sayfalar birbirine yapışmıştı.

“Dedelerimiz, şekerli elleriyle sayfaları çevirmişler,” dedi Miray.

“Sayfalar da şeker yüzünden birbirine yapışmış. Hikâyede bu sayfada takılmış.” dedim.

Parmaklarımızı kullanarak sayfaları temizledik. Kötü kalpli cadı, kayığından atladı. Nine de alımlı bir genç kız oluverdi.

Ormanın içinde, neşeli bir şarkı söyleyen ormancının sesi yankılandı.

Başımızı çevirince bir de ne görelim; güzel kız, cadının serptiği büyü tozu yüzünden bir kargaya dönüşüvermiş.

Yakışıklı Ormancı, kulübenin bahçesine girdi.

Ağacın dalında “Gak gak!” diyerek şarkısına eşlik eden karakarganın kanatlarını okşadı. “Sen ne güzel bir kuşsun böyle!” dedi.

“Aklını kaçırmışsın, o çok çirkin bir kuş,” dedi Cadı.

“Bence, dünyanın en güzel kuşu,” dedi Yakışıklı Ormancı.

Karakarga, silkindi ve eski haline dönüşüverdi. Yakışıklı Ormancı sayesinde büyü bozulmuştu. Genç kız, cadının sırtında taşıdığı heybeyi aldı ve ocakta yanan ateşe attı.

Kötü kalpli cadı da korkusundan ormanın öbür ucuna kaçtı.

Miray, sevinçle ellerini çırptı. “Mutlu sonlara bayılırım.”

“Artık hiç yaşlanmayacaksın Nazlı,” dedim ve kitabı kapattım.

Miray derin bir nefes aldı. “Kitaplıktaki bütün sihirli kitapları temizlemem gerekiyor.”

“Merak etme, sana yardım ederim,” dedim.

 

Önceki İçerikSıradanlığın Sıradışılığı
Sonraki İçerikLacivertli Gece
Pınar Göçer
1969 yılında Tarsus’ta doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde, İşletme okudu. Ata Yayıncılık, Çalışkan Yayınları ve Duru Okul Öncesi Yayınları için çocuk hikâyeleri yazdı. İthaki Yayınları’nda Anneannem Bir Film Yıldızı, Altın Göl, Büyülü Fener ve Panayır Sihirbazı adlı romanları; Müptela Yayınları’nda ise Sana Sevgim Bitmiş Mustafa adlı romanı yayınlandı.

1 Yorum

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz