Öykü

Kulağımdaki Çınlama 500 Bin Lira

Günlerdir hiç şikâyet etmeden yanan soba biriktirdiği kurumu, “Artık yeter!” diyerek Furkan’ın yüzüne boşalttı. Bu yüzden ağzındaki kömür tadıyla uyandı. Yüzünü karartan kurum, on ikisinde uyuyup on üçünde uyandığı bu sabah, sanki hayatının nasıl geçeceğinin ön gösterimi gibiydi. Dün böyle bir şey yaşamış olsaydı bambaşka olabilirdi ama bugün hem büyümüş hem de büyük bir sorumluluğu üzerine almıştı. Babası gurbette tuğla yerine günleri üst üste koyarken o da ailesinin geçimini sağlamakla görevlendiriliyordu. Artık her bir kuruş, her bir an hayati derecede önemliydi. Zamanın geçtiğini korkarak haber veren saatin çığlıklarını dinledi. Saat yediye geliyordu. Bugün, babasının arkadaşının yanında işe başlayacaktı. İlk günden geç kalmak istemiyordu. Eğer geç giderse bir de mahalledekiler vardı. Hele onlara görünmeyi hiç istemiyordu. Genelinin durumu iyiydi. Hayat, onlara şımarmayı çok görmüyordu. Bu yüzden onların diline düşmek, isteyeceği en son şeydi.

Saat, “cığk, cığk, cığk” diye öterken lavaboya girdi. Aynanın yanında, rengini iyice kaybetmiş beyazımsı düğmeye bastı. Bir anda sarı bir ışık doldurdu gözlerini. Yüzünü iyice yıkadı. Hiç düşünmeden kazağını ve dizleri delik deşik olmuş pantolonunu giydi. Gözlerindeki sarı alevi söndürdü. Kapının koluna sarıldı. İndirirken de yattıkları odaya bakıyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Bildiği tek şey hiç düşünmeden, arkasına da bakmadan hızlıca mahalleyi terk etmekti. Saat erkendi ama yine de işini şansa bırakmak istemiyordu. Demir kapının üzerindeki metali kaldırırken sokağın soğukluğu avluyu dolduruyordu. Tam karşısında bahçeli büyük bir ahır, sağında ahşap iki katlı bir ev; solunda ise henüz uykusundan uyanmamış mahalle, öylece duruyordu. Artık saatin çığlıkları duyulmuyordu.

Mahalle, olanca heybetiyle karşısındaydı. Bütün evler uyuyordu, hiçbir perde kenara sıkıştırılmamıştı henüz. İçecek dolabı zincirlerinden kurtulmamıştı, o da uyuyordu. Mahallenin ortasında duran park, ağaçların koynuna saklanmış nispeten sıcak kış gününü uykusunda karşılıyordu. Ortasındaki havuz durgun, banklar boş, küçük yeşillikler üzerlerine beyaz yorganlarını almıştı. Yan yana dizilmiş çöp kutuları, fazlalıkları kusmuş gibiydi. Hepsini dikkatlice izleyen Furkan, parkın hemen sağındaki virajı döndü. Artık mahalleden uzaktaydı. Sıcak bir odada uyumanın verdiği rahatlığı hissetti içinde. Adımlarını daha düzenli atıyordu. Bastığı yerin, toprak olduğundan emindi artık.

Saat yedi buçuğa gelirken sanayinin gürültülü havasına karıştı. Hemen girişteki blokta olan dükkânı buldu. Güne, önce kahvaltı yaparak başladılar. Furkan’ı çok sıcak karşıladı usta. Kalfa pek oralı olmadı. Hatta usta, bu saatte görünce sevindi. Başını okşayarak, “Adam olacak çocuk!” dedi. Furkan’ın yüzü kızardı. Kalfa, kırmızının bütün tonlarına bürünen yağ sobasının yanına iki tane boş teneke çekti. Üzerine büyükçe bir saç koydu. İki parça gazeteyi tamamen açtı. Bir kalıp beyaz peynir, bir avuç zeytin getirdi, iki üç tane de domates doğradı. Usta, Furkan’ı köşedeki fırına gönderdi. Üç tane sıcak somunu aldı geldi. Demliğin dışı iyice kararmıştı. Ama kimse onu önemsemiyordu. Kara demliğin burnundan kıpkızıl kan bardağın içini doldurdu. Çekinerek yemeye başladı. İlk defa başına geliyordu bunlar. Kara bir yüzle uyandı, evden zor çıktı, mahalleden kaçtı. Sanayide kahvaltı yapıyordu. On ikisinden, on üçüne bu denli yaşayarak, hissederek geçeceğini kim bilebilirdi ki..?  

Bugün hiçbir iş yapmadı neredeyse. Malzemeleri tanıdı, tezgâhın üzerini toplamayı öğrendi. Neyin nerede olduğunu kavramaya çalıştı. Elini yağa, motora hiçbir şeye sürmedi. Usta, “Önce dükkânı öğreneceksin, sonra takım taklavatı öğreneceksin, iş öğrenmeye ise en son sıra gelecek.” dedi. Kalfanın yanına yerleştirdi. Kalfanın yüzü arabaların altına girip çıktıkça bir kat daha kararıyordu. Sürekli kıpırdayan dudaklarında bir şeyler gizliyor gibiydi. Sesi çıkmıyordu. Furkan, yanında öylece beklerken dizinin altında, yukarı doğru tırmanan bir sızı hissetti. Dizine doğru eğildi. Bir an önce sızının önünü kesmek istiyordu. Kalfa, arabanın altından kararmış yüzünü gösterince doğruldu. “Uyuma!”

Güne hızlı başlayan Furkan, bu şekilde hızlıca bitiriverdi. İkindi ezanı okunurken ustanın yanına koştu. Usta, başını okşarken diğer eliyle ceplerini karıştırıyordu. “Bugünlük bu kadar yeter hadi sen git evine artık.” dedi. Furkan gözünü duvarlarda gezdirmeye başladı. Sabahki saatin sesini bir yerlerden duyuyordu ama nerede olduğunu göremedi. Gözlerini duvarın koynunda gezdirirken önüne mor bir perde indi. Gözleri büyüdü, ağzı kurudu. Yutkunmaya çalışıyordu ama bir türlü beceremiyordu. Ustaya baktı, paraya baktı. “Ne oldu az mı geldi yoksa kerata?” dedi usta, kızmış gibi görünerek. Furkan, “Ne azı be usta ben bunu hak edecek ne iş yaptım ki bugün? Öylece durdum işte. Evde, okulda, mahallede durduğum gibi. Bunun karşılığı hiç beş yüz bin lira olur mu?” demeyi geçirdi ama bir şey diyemedi. Usta tekrardan başını okşadı, müşterinin yanına gitti. O da kapıya doğru yürüdü. Aklı hep cebindeki paradaydı. Ne büyük paraydı öyle. Okullar açılana kadar çok para kazanacaktı. “Hemen havalanma be her gün böyle olmaz.” dedi, “Olsun oğlum, ev geçindiriyoruz kolay mı?” diye devam etti.

Düşüncelerine engel olamıyordu. “Keşke telefonumuz olsaydı. Annemi arar, bir şey isteyip istemediğini sorardım!” diye düşündü. “Acaba evde ekmek var mıydı?” “Ya da bir çikolata alayım en iyisi.” Cebinde parası vardı ya duyan geliyordu aklına. Boştaki eliyle birkaç kere kafasına vurdu. Düşüncelere saldırıyordu. Sabahki gibi bastığı yerin toprak olduğunu unuttu. Yürüyor muydu, onu da bilmiyordu. Yürümekle, uçmak arasında bir yerlerdeydi. Parayı avcunun içine sıkıştırıp cebine koymuştu. Sağ elini hiç çıkarmadı cebinden. “Artık evimizi geçindirebilirim!” dedi, biraz yüksek bir sesle söylemiş olmalı ki yanından geçen adam kafasını çevirdi, “Bir şey mi dedin çocuk?” diye sordu. Furkan, sapsarı kıla boğulmuş bir yüzle burun buruna gelince hiç düşünmeden koşmaya başladı. Mahalleye kadar koştu neredeyse. Şimdi viraj tam da karşısındaydı. Koşarken de elini çıkarmamıştı. Daha da fazla yorulmuştu bu yüzden. Durdu, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Parktaki çam ağaçlarını görebiliyordu artık. O sırada yarısı çamura bulanmış bir top kimin attığı belli olmayan bir taş gibi tam önünde durdu. Körün attığı taştı bu. Onu bulmuştu işte. Avcunu iyice sıktı. Paranın hışırtılarını duydu. Sabah kaçarak gittiği mahalleye şimdi elini kolunu sallayarak gelmişti. Nasıl olmuştu da unutmuştu bunu. Avcunu biraz daha sıktı, bu sefer hiç ses gelmedi. Düğünde, gelinle damadın kucağına tutuşturulan çocuk gibi anlamsızca bakıyordu etrafına. Buraya ait olmadığını hissediyordu. Kafasını kaldırdı. Topa vuracaktı ki arkadaşı koşarak geldi. Onu böyle görünce gülmeye başladı. Bir şey demedi. Furkan da bir şey diyemedi. Başını eğdi, hıncını toptan çıkarmak istiyordu. Ayağını “ hııaa” diyerek savurdu ama topa denk getiremedi.

Eli cebinde olduğu için düşüyordu hatta. Bu onu iyice kızdırdı. Arkadaşı daha da gülüyordu. “Nereden geliyorsun lan?” dedi. Sanki belli olmuyordu. Furkan bir şey demedi. Arkadaşını, sesleri, çocukluğunu arkasında bıraktı yürümeye başladı. Diğer çocukların sesini de duyuyordu şimdi. Kalfanın kara suratını gördü. Topa da vuramamıştı işte, hıncı artıyordu. Eli hâlâ cebindeydi. İyice sıktı. Tırnakları avcuna batıyordu. Parayı sıkarak öldürmüştü cebinde. Adımları hızlandı. Aynı hızla gözleri de dolmaya başladı. Parkı geçer geçmez, yolun kenarındaki harabeye attı kendini. Molozların üstüne basa basa en arkaya kadar gitti. Karanlığın içine, un ufak olmuş tuğlaların üzerine çöktü. Buraya girmekten çok korkardı ama şimdi hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Mahalleden temkinli bir şekilde geçmediği için kızıyordu kendine. En çok korktuğu durumun başına gelmesine ağlıyordu. O da oynamak isterdi elbette. Ama hayat onlar için sert bir budaktı. Olmadık yerlerde karşılarına çıkıyor, baltalarını kör ediyordu.

Oturur oturmaz elini cebinden çıkardı. Avcu su gibi olmuştu, para ise neredeyse belli olmuyordu. Elini göğsüne bastırıp aşağı doğru sildi. Günlerce makinede unutulmuş çamaşır gibi buruşmuştu para. Düzeltmeye çalıştı. Islak düşlerle baktı, “Senin yüzünden!” diyebildi, içini çekerek. Yine göremeyeceğini bildiği halde önce arkasını dönüp evin olduğu tarafa, sonra mahalleye baktı. Biraz önceki seslerin kulaklarında çınladığını duydu. Önce kulaklarını kapattı. Fayda etmedi. Kulaklarını kapattıkça daha da çok duyuyordu sanki. Öne doğru atılıp dizlerinin üzerine çöktü. Dizlerindeki yırtıklardan taşlar doluyordu içine. Elinde parayı tutarak toprağı eşelemeye başladı. Moloz parçalarının elini çizdiğini hissediyordu. Aldırmadı. Elini toprağa daldırdıkça kulağındaki çınlama, beynine sıçrıyordu. Artık bu sesi bastırmak imkânsız gibi geliyordu ancak bu çınlamaları paranın sesi bastırabildi: “Cırt, cırt, cırt, cırt, cırt…”

Yazar: Burak Akbaş

1993 yılında Vezirköprü'de dünyaya geldim. İlkokulu mahallemizde bulunan Fazıl Mustafa Paşa İlkokulunda, liseyi de Vezirköprü Anadolu Lisesinde okudum. Babam sanayide kaporta ustasıdır, annem ise ev hanımı. Bir kız, bir erkek olmak üzere iki tane kardeşim vardır. Liseyi 2011 yılında bitirdikten sonra aynı yıl Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne yerleştim. Dört yıllık eğitimimi 2015 yılında tamamladım. 2015 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından düzenlenen 100. Yılda Çanakkale Ecdada Mektup adlı yarışmada kendi kategorimde Bolu ikinciliği elde ettim. Mezuniyetimin ardından 2017 yılında öncelikle Gaziantep-Karkamış Çadır Kent'te yabancılara Türkçe eğiticisi olarak dört ay çalıştım. Daha sonra ilk atama yerim olan Ağrı'nın Diyadin ilçesindeki görevime ağustosun on beşinde başladım. 2019’da dünya evine girdim. Hâli hazırda görevimi müdür yardımcısı olarak sürdürmekteyim. Öykülerim; “Kirpi Edebiyat Dergisi, Sis Edebiyat Dergisi, Edebiyat Defterim, 1Kelam, Bubisanat” gibi çeşitli platformlarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir