Deneme

Köpeklerin Oturma Eylemi

Geçenlerde sabah erkenden kalktım. Yapacak bir iş güç olmayınca sabahın köründe kalkmak anlamsız gibi görünüyor. Ne yapacağımı hiç düşünmeden doğru lavaboya gittim. Üstümü değiştirdim. Soluğu kapının önünde alabildim. Hafiften bir rüzgâr, kurulamadığım yüzüme sevgilinin şefkatli eli gibi dokunup duruyordu. Kar birkaç gündür yağmıyordu. Araçların geçtiği kadarıyla asfalt gün yüzüne çıkmış, onun tersi yerler ise beyaz bir tabakayla kaplıydı. Artık iyice alıştığımız bu durum bizi şaşırtmıyordu tabi. Yılın altı ayı kış mevsimini yaşıyorduk. Toprağın rengini, çatıların malzemesini, dağın, taşın şeklini unutuveriyorduk. Bu sabah pek alışık olmadığım bir şeyle karşılaştım. Cadde boyunca belirli aralıkla dizilmiş birkaç tane köpek gözüme çarptı. Ekseri yolun kenarında ya da kuytularda yaşayan köpekler, bugün yolu işgal etmişlerdi, nedense. Ellerimi cebimden çıkardım, adımlarımın aralıklarını kısarak yürümeye başladım. Yol köpeklerle doluydu. Yolun ortasında oturuyorlar, bir yerlere kıpırdamıyorlardı bile. Bereket araba gelip geçmiyordu. Hafiften üşümeye başladığımı hissedince kendimi kahveye atıverdim. Hemen camın kenarındaki masaya kuruldum, henüz masalar boştu. Çırakla göz göze geldim. “Bir çay, demli!” dedim. Ocakçıya döndü, sesi bütün masaları dolaştı. “Hocaya bir süzgeçli!”

Sandalye ahşap, masa örtüsü su görmemiş; küllük dünden kalmış, nefesini yüzüme hohlayarak sayısız ağzın kokusunu saçıyordu. Elimin tersiyle masanın ucuna ittim. Çayımı yudumlarken dışarıyı izliyordum. Güneş ara ara görünüp kayboluyordu. Dükkânların arasındaki boşluktan gördüğüm kadarıyla dağ taş bembeyazdı. Ömrümde gördüğüm en büyük kar deryası duruyordu karşımda. Kafamı uzaklardan çekip kahvenin önüne koydum. Kavşak olduğu belli olsun diye boş bir direğin yolun ortasına dikildiği yere doğru bakıyordum. Etrafı da bordür taşlarıyla çevrilmiş. Gelen geçen görünmez kazaya kurban gitmesin diye bir de ışık dolamışlar etrafına. Köpek; tam bordürlere sırtını vermiş, kafasını asfalta yapıştırmış yatıyordu. Sağ tarafımdan bir araba yaklaşıyordu. Köpeği fark edince uzunca bir klakson sesi yankılandı. Köpek, kafasını bile kaldırmadı. Adam gaza yüklendi, köpeğe sürterek bastı gitti. Köpek, bir süre sonra kafasını kaldırdı. Etrafa baktı. Sanki yolun kenarında unutulmuş bir çöp tenekesi gibiydi. Kimse varlığının farkında değildi. Köpek de bunu iyice biliyordu. Bu sefer tersi istikametten bir araç geldi. Köpek ona doğru baksa da adam onu görmedi bile. O da bastı gitti. Birkaç araba daha kulak delen klaksonlar, havayı delen dumanlar bırakarak uzaklaştı. Köpek, yine asfalta yapıştı. Olduğu yeri koklayıp duruyordu. Meramı belliydi, yükü ağırdı. Belki bilinmeyen bir yerde bilinmeyen bir ailesi vardı. Bütün bu çabalar onun içindi. Çaresiz bir insan gibiydi. Ne yapacağını bilemiyordu. O sırada karşı esnaflardan biri elinde fırça sapıyla bitiverdi. Önce uzaktan bir iki dürttü hayvanı. Ağzı da hiç durmuyordu, sürekli bir şeyler saydırıyordu. Ne dediğini buradan duymam mümkün değildi. İlk önce onun iyiliği için geldiğini düşündüm ama sanki hemcinsiyle kavgaya tutuşmuş biri gibi hırslıydı. Köpek ona da aldırmadı, adam saydırmaya devam etti. Ne hâlin varsa gör, der gibi savurdu elini. Kayboluverdi.

Bu kez ocakçıya döndüm. Çırağın sesi masaları dolaşana kadar beklemek istemedim. “Bir süzgeçli daha!” dedim, onu izlemeye başladım. Çeşmeyi açıp bardağı altına tutuyordu. Suya dokundurup çekiyordu. Zeytinli poğaçayı da geçmişti bu bardak yıkama. Bak bu su, deyip çayı dolduracak diye korktum. Çay kalsın diyecektim ki köpeğin feryat figan havlaması, beni susturdu. Ellerimi cama dayadım. Kirden pastan iyice sararmış, kasasındaki çadırı delik deşik olmuş bir pikap bordür taşının yanından dönüyordu. Köpek ise bir ayağını sürükleyerek oradan uzaklaşmaya çabalıyordu. Kafasını çevirip sürekli havlıyordu. Onlar da konuşsaydı da bir duyabilseydik. Şu an istediğim tek şey buydu. Bu haykırışa kulak veren bir tane insan evladı olmadı. Herkes sağırlaşmıştı ya da körleşmişti. Pikap döndü gitti, adam camdan bile bakmadı. Arkadaşlarının yanına varınca diğerleri de kalktı. Ayaklarını ona doğru uzatıp sakinleştirmeye çalışıyorlardı sanki. Daha sonra aralarına aldılar. Körleşmiş şehrin, sağırlaşmış yollarında kaybolup gittiler.

Yapıştığım camdan sandalyeme kaydım. Gıcırdayarak karşıladı beni. Ocakçıya döndüm yine:

“Ağbi, bir kâğıt kalem verir misin?”

Yazar: Burak Akbaş

1993 yılında Vezirköprü'de dünyaya geldim. İlkokulu mahallemizde bulunan Fazıl Mustafa Paşa İlkokulunda, liseyi de Vezirköprü Anadolu Lisesinde okudum. Babam sanayide kaporta ustasıdır, annem ise ev hanımı. Bir kız, bir erkek olmak üzere iki tane kardeşim vardır. Liseyi 2011 yılında bitirdikten sonra aynı yıl Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne yerleştim. Dört yıllık eğitimimi 2015 yılında tamamladım. 2015 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından düzenlenen 100. Yılda Çanakkale Ecdada Mektup adlı yarışmada kendi kategorimde Bolu ikinciliği elde ettim. Mezuniyetimin ardından 2017 yılında öncelikle Gaziantep-Karkamış Çadır Kent'te yabancılara Türkçe eğiticisi olarak dört ay çalıştım. Daha sonra ilk atama yerim olan Ağrı'nın Diyadin ilçesindeki görevime ağustosun on beşinde başladım. 2019’da dünya evine girdim. Hâli hazırda görevimi müdür yardımcısı olarak sürdürmekteyim. Öykülerim; “Kirpi Edebiyat Dergisi, Sis Edebiyat Dergisi, Edebiyat Defterim, 1Kelam, Bubisanat” gibi çeşitli platformlarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir