Ana Sayfa Edebiyat Deneme Üç Hurma Ağacı

Üç Hurma Ağacı

Güneşin en tepede olduğu saatlerdi. Ufka doğru baktığımda kum kütlelerinin üstündeki havanın bile eğilip büküldüğünü hissediyordum. Cehennemi bir sıcak olması gerekirken, kızgın kumlara basan ayaklarım çıplaktı. Ne güneş, ne kum yakmıyordu tenimi. Ne bir ter damlası vardı alnımda nede bir susuzluk hissi. Dönüp arkama baktığımda üç hurma ağacı gördüm. Ağaçlara doğru gitmeye karar verdim. Ağaçlara yaklaştıkça aralarındaki mesafe açılıyordu. İlk hurma ağacına vardığımda kuma batırılmış, bacağımdan uzun boyumdan kısa bir Asa. Bu Hz. Musa’nın asasıdır diye geçirdim içimden. Titreyen ellerimle tam alacak iken vazgeçtim asayı almaktan. Ne yapacaktım ki o asa ile. Bu zamanda ne bir firavun vardı nede iki. Onlarca firavun ve o firavunların yüzlerce yılanı. Yut yut bitmez tükenmez yılanlar. Celladına âşık olmuş ilk fırsatta beni yarı yolda bırakacak insanları mı geçirecektim asa ile denizleri yarıp? Hele de arkamda bir Harun’um olmadan.

Yirmi adım sonra ikinci hurma ağacının önündeydim. Ağacın dibinde bir parça deri ve o deri parçasının üzerinde ise bir rüzgârda uçup gitmesin diye konulmuş bir hurma. Hurmayı bir kenara koyup o deri parçasını elime aldığımda üstünde Hz. Süleyman’ın hazinesine batıya doğru üç adım, yere doğru üç metre yazıyordu. Üç adım atıp ellerimle üç metre çukur kazdım. İki sandık dolusu gözleri kamaştıran altın. Avuçlarımı altınlara daldırdığımda kalbim heyecan ve mutluluktan yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Sandıklardan bir tanesini kapatıp üstüne oturdum. Diğer sandığa hayran hayran bakarken acıkıp susadığımı fark ettim. Elimi cebime atıp hurmayı yedikten sonra açlığımı azda olsa bastırmışken ciğerlerimin susuzluktan yandığını, dudaklarımın çatladığını, ter içinde kaldığımı gördüm. Çukurdan çıkmak istedim çıkamadım. Boyumdan uzun kazdığım kendi çukurumda hapis kalmıştım. Sandıkları üst üste koyup çıkmaya çalıştım. Yetmedi! Umutsuzluk ve pişmanlık içerisinde, “Hazine aklını başından aldı, kime ait olduğunu bilmeden yediğin hurma açlığını gidereceğini düşünürken susattı.” diye söylenirken yukarıdan bir ses “Sende mi çukurda kaldın?” dedi. Sorduğu suale cevap vermeden “Beni bu kuyudan çıkmama yardım edip biraz su verirsen bu altın dolu sandıkları sana veririm.” dedim. Yüzüme bakıp gülümseyerek, ”Hayır!” dedi, “Seni oradan çıkarırım ama suyum yok, sandıklar orada kalacak, kazdığın çukuru tekrar kapatacaksın.” deyip elini uzatarak çıkardı beni kendim kazıp kendim kapattığım çukurdan.

Yirmi adım daha atıp üçüncü ağaca vardığımda dönüp arkama baktım, iki ağacın yok olduğunu gördüm. Çokta umursamadım aslında; ne iktidar ne güç nede servet istiyordum, tek istediğim şey suydu.

Oturup sırtımı ağaca yaslayıp etrafıma bakına bakına mucizevi bir şey ararken yerde yarısı kumlarla kaplı bir örtü gördüm. Üstündeki kumları silkeledim. Yüzüme yaklaştırdığımda en sevdiğim nergis çiçeği kokuyordu. Gözlerimi kapayıp kokunun mutluluğunu içimde hissederken gözlerimi açtığımda bir kum fırtınasının yaklaştığını gördüm. Örtüyü üstüme atıp kum fırtınasının geçmesini beklerken bu örtü beni kumlardan koruyacak mucizedir diye düşündüm. Kum fırtınası saniyeler içerisinde bitmişti. Örtüyü kaldırıp baktığımda ilerde bir vaha gördüm. Yemyeşil ağaçlar, mas mavi bir su. Heyecanla ayağa kalktığımda bacaklarımda muhteşem bir güç, bitmeyen bir enerji hissettim. Enerjim yürümeye değil koşmaya itiyordu beni. Adımımı vahaya doğru atınca kumların ayağımı, kızgın güneşin tenimi yaktığını hissettim. Yana yana vaha vardım, bulduğumda yüz üstü uzanıp kafamı suya daldırıp kana kana su içtim. Başımı sudan kaldırdığımda sudaki yüzümün yansımasını gördüm. Ağarmış saçlarım simsiyahtı. Gözümün altındaki morluklar, kırışıklıklar gitmiş yirmili yaşlarıma dönmüştüm. Bu nasıl olur diye düşünürken üstümdeki örtü nergis kokusunu tekrar aldırdı bana. Birden aklıma gelivermişti; bu örtü Hz Yusuf’un Züleyha’nın üstüne atıp gençleştirdiği örtüydü. Bu koku Hz. Yakub’un, “Yusuf’umun kokusu” dediği kokuydu. Mutluluğu, şaşkınlığı heyecanı hepsini birden yaşıyordum. Susuzluğum gitmiş, gençliğim geri gelmişti. Ama ait olduğum yere nasıl gidebilirdim ki? Kum ve güneş ayaklarımı yakıyordu, yürüyemiyordum. O vahada takılıp kalmıştım. Son bir hamle ile ayağa kalkarken örtüm yere düştü. Suya baktım; saçlarım ağarmış, morluklarım ve kırışıklıklarım geri gelmişti. Yüzüme tam bir hüzün düşerken aklım ve bedenim ayaklarımın yanmadığını güneşin yakmadığını söylüyordu.

Evet dedim, demek ömrümüz geçtikçe, yaşanmışlıklar, deneyimler çoğaldıkça yanmamayı öğreniyoruz ya da hissetmiyoruz eskisi kadar. Albümde duran eski siyah beyaz gençlik fotoğraflarıma bakar gibi baktım örtüye, vedalaşıp ardıma bakmadan yoluma devam ettim…

16 YORUMLAR

  1. Hersey gelip geçici. hayatta var olana, sahip olduklarimiza, allahın bize nasip ettigi kadarına kanaat getirerek şükür etmek gerekiyor. Anıı şükür ederek yaşarsak mutlu oldugumuzu görebiliriz. Eline, kalemine, yüreğine sağlık hemşerim.

  2. Bu güzel yazın icin ellerine yüreğine sağlık başarıların devamını diliyorum. Yazdığın yazıya ayrı ayrı bi yorumu var da Ama yazmaya vaktim yok 😂
    yazdigin yaziyi Bi kaç kişiye attım onlarda yazardır. İman var sa öbür dünya da hersey var.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz