Ana Sayfa Edebiyat Öykü Yetmiş İki Saniye

Yetmiş İki Saniye

Babadan kalma Longines marka saatine baktığında saat dört buçuk olmuştu. Babası iç tarafı parlayan, uzaktan bile dikkat çeken altın sarısı saatini haçtan getirmişti.

Saatlerdir klavye tuşlarına basmaktan bilekleri şişmişti. Önünde bitirmesi gereken kocaman bir rapor vardı. Hayatının en kıymetli varlıklarından biri olan saatinin kahverengi kordonunu bir delik genişletip yaka düğmesini açıp kravatını gevşetti. Saatinin kordonuyla oynarken sanki babasına dokunmuş gibi içinde bir huzur hissetti ve sonrasında babasının yokluğunun huzursuzluğunu…  

Mesainin bitmesine daha yarım saat vardı. İçine birden sebepsiz bir yalnızlık çöktü. Etrafına baktı, kimse yoktu. Elini, kimi yerde 50 Kuruş kimi yerde 1 Liraya satılan, hiç sevmediği ama satın almak zorunda kaldığı yarısı su dolu pet şişesine uzattı. Hala soğuktu, pet şişenin ağzını açıp suyu avuçlarına döküp boynuna, boğazına sürdü. Suyun geri kalanından birazını da yudumladı. ‘Amann!’, dedi içinden, ‘On dakika erken çıksam ne olacak ki?’ Fazla düşünmeden kendini dışarı attı, kendini daha özgür hissetmişti artık. Çıkar çıkmaz bir sigara yaktı. Uzun uzun nefeslerle sigarasını içerek arabasına doğru gitti. Kafası o kadar karışıktı ki hızını alamayıp içindeki zehirli dumanı dışarıya üflerken akciğerlerini bir vakum gibi kullanarak dışarıya saldığı dumanın yakalayabildiği kadarını hemen tekrar içine çekiyordu. Babasını hatırlatan kol saati ve bunaltıcı iş yoğunluğu belleğinden geçenleri trafik ışığı olmayan ama çok işlek olan bir kavşağın durumuna sokmuştu onu. Hemen hemen her gün iş yoğunluğundan dolayı yaşadığı stresi bu gün ona çok daha yoğun ve katlanılamaz gelmişti.

Kısık sesle ‘Lann bu güvercinler nasıl oluyor da her seferinde kapının koluna pisletmeyi beceriyorlar’ deyip arabanın şoför tarafındaki kapının cebinden ıslak mendilini çıkardı; kapının kolunu sildikten sonra arabasına binip yola koyuldu. İçindeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Kendisini seven bir eşi, çocukları vardı. Aklından borçlarını geçirdi; topladı, çıkardı, çarptı; ödeyemeyeceği, sorun edeceği bir borç değildi yükümlü olduğu verecekleri.

Şimdiye kadar kimseyle tartışmamış, kavga etmemişti. Çünkü hiç kimsenin kalbini kırmak istemeyen bir yapıya sahipti. Olumsuz durumlarda çabuk sinirlenen ama sinirini belli etmeyen, kızgınlığı saman alevi gibi yanıp sönen bir ruh halinde olurdu. En sevdiği keyifli türküleri yüklemişti arabanın CD çalarına, daha önceleri severek, huzurla eşlik ederdi CD çalarına, ama hiç birini duymamıştı. Şimdi ise onun için sadece ses ve çalgı aleti kalabalığıydı çalan müzik.  Aklı başka yerlerdeydi. Birden ani frenle durdu; ne kırmızı ışıkta önünde duran arabayı görmüştü ne de her gün gittiği yoldaki trafik lambalarını. Dikiz aynasından baktı arkasına, Allahtan arkasında araba yoktu, yoksa kesinlikle o ani frende arkadan bir araba çarpardı. Torpido gözünden daha yeni aldığı sprey kolonyasını çıkardı, ellerine yüzüne sürdü. İçinden bir oh çekip gözünü trafik lambasının üzerindeki sayaca dikti. Yeşil ışığa daha yetmiş iki saniye vardı. Klimayı kapatıp camları açtı. Sağındaki mezarlığa baktı. Kalabalıktı, bir ölüm falan yoktu, sadece bayram arifesiydi. Ölülerinin ruhlarına şeker, lokum dağıtan insanlar ve onları kapmak için itişip duran çocukları gördü. Çocuklar ne kadar da mutluydular. Sanki çocukların hepsinin ne ölümden haberleri vardı, ne de ölümün insanlarda oluşturduğu travmalardan. Dağıtılan şeker, lokum ve bisküvileri büyükler için hayır ve hüzün anlamındayken çocuklar için eğlence ve mutluluk kaynağıydı.

Çocukluk hatıraları geliverdi gözlerinin önüne… İkinci sınıftayken Tahir ve arkadaşları sataşmışlardı ona, itelemiş düşürmüşlerdi. Ayağa kalkmış, gözleri dolu bir şekilde ‘Sizi babama söyleyeceğim, görürsününüz siz” dedikten sonra Tahir ve arkadaşları korkup gitmişti. Bir kere de ablası kızmıştı ona; o sefer de ‘Seni anneme söyleyeceğim’ diye tehdit etmişti ablasını. Çocukluk işte, insanın hayatında anne ve baba olduktan sonra tüm dünyaya meydan okunabilirdi.

Kırk üç yaşındaydı Kenan, saçlarının hemen hemen tümü beyazlamıştı. Amca olmuş, dayı olmuş, baba olmuştu. Ve şimdi daha yeni anlıyordu anne ve babanın yokluğundan kaynaklanan yalnızlığın ne demek olduğunu.

Gözü yetmiş iki saniyenin ışıklarında iken Kenan çook uzaklara gitmişti. Oralarda içinden anne ve babasıyla konuşuyordu sanki. İkisi karşısındaymış da dertleşiyormuş gibi onların boşluğundan doğan yalnızlığın sağlamasını yapıyordu.

Şimdi sorun yaşadığı akraba çevresi veya alıp vereceği olan bunca insanı kime şikâyet edebilirdi ki? Dertleşebileceği, sonsuz güveneceği anne ve babası yoktu artık.  Yalnızdır, yapayalnız…

Onlarca hataya, yaramazlığa rağmen babasının çatık kaşlarının ardındaki merhameti ve sonrasındaki sonucu kesin olarak  ‘Af etmek’ olan duygu durumları unutalı çok olmuştu. Kızıp bağırıldığında içi cız eden anne yüreğinin insanın gözlerinin içinde çaresiz bir çırpınışa dönüşmesi nicedir hissetmediği duygulardı.  

Adaletinden, merhametinden şüphe duymayacağın, kendisine hiçbir zaman küsülemeyen kırılamayan, orta yolu her zaman bulan bir arabulucu olan anne veya babaydı. Seni kucaklayıp bağrına basan, kızdığın küstüğün kişiye göz kırpıp azarlayan; sen gittikten sonrada onu kucaklayıp küçüğündür olsun, büyüğündür bir şey olmaz deyip merhamet tohumlarını yüreğinize serpen bir annenin babanın olmayışı ve bu olmayışın baş edilemez bir yalnızlığa, çaresizliğe, kimsesizliğe dönüşmesi insanı bazen darmadağın ediyordu. Kural tanımaz hale getiriyor. Başına bir şey geldiğinde elini yüreğine vuran bir elin olmayışı, kendisini üzmekten korkmayıp ama senin her acı haline üzülen sahip çıkan bir anne babanın yokluğunu kim hakkıyla tarif edebilir ki…

Korna sesleriyle irkildi, arkada arabalar birikmiş yeşil ışık yanmıştı. Elleriyle ne zaman aktığını bilmediği gözyaşlarını silip devam etti. Arabada sigara içmeyi hiç sevmediği ve onaylamadığı halde bir sigara yaktı. Bir nefes alıp ‘Yok yok içmemeliyim’ dedi; ne arabada ne dışarıda. Babası akciğer kanserinden daha kendisi 16 yaşındayken ölmüştü. Babasının yokluğu çok yaralar açmıştı yüreğinde. Her yanı insanlarla kaynarken, çoluk çocuğu varken bile bazen neden ve birden yakıcı yalnızlık nöbetlerine tutulduğunu çok sonraları anlamıştı. Babasının varlığına doyamadan babası çekip gitmişti. Açlıktan midesi karnına yapışan bir insan kadar açtı babasına.  ‘Çocuklarımı ölümümle yalnız bırakamam’ deyip sigara paketini çakmağıyla beraber açık camdan dışarı attı. İçi birazda olsa ferahlamıştı.

Eve vardığında onu her zaman olduğu gibi aşağıda çocukları karşıladı. Bir sakız bir bisküvi de olsa asla eli boş gelmezdi eve. Arabadan indi, çocukları ‘Hoş geldin’ deyip boş olan ellerine bakarak ‘Baba bize bir şey almadın mı?’ diye sordular.

Gülümsedi, ellerinden tutup merdivenleri tek tek çıkarken kendisine merakla bakan gözlere “Size bir şey aldım; yenilmez içilmez, ama her zaman yanınızda olacak, sizi asla aç susuz bırakmayacak bir şey…

13 YORUMLAR

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz