Ana Sayfa Edebiyat Deneme Yuvarlak Bir Dünyanın Yetim Köşeleri

Yuvarlak Bir Dünyanın Yetim Köşeleri

Kahvaltı veren bir kafede sabah öğünümü henüz bitirmiş, çayımı içip kitabımı okuyordum. Böyle yerlerde insan haliyle bazen kafasını kaldırıp çevreye göz gezdiriyor, böylece hem kafadaki yoğunluk nefeslenebiliyor hem de çevredeki dış uyaranlar gözlemlenebiliyor. Kahvaltımı beklerken, elindeki günlük gazeteyi sürekli evirip çeviren altmış yaşlarında bir adam dikkatimi çekmişti. Bir yandan sabah kahvesini yudumlarken diğer yandan aldığı gazeteyi önündeki masanın zeminine serpmece açmış, sayfalarına öylece boş boş bakıyordu. Arada bir sayfa çevirip, tekrar ilk baktığı sayfaya geri dönüyordu.

Gazeteyi okumadığı, sadece karıştırdığı her halinden belliydi. Kahve fincanını eline her aldığında yudumlamadan önce kendi çevresinde şöyle bir döndürüyor, içinde kahve dışında başka şeyler arar gibi fincana uzunca baktıktan sonra kahvesini yudumluyordu. Her yudumun ardından gözlerini kapatıp birkaç dakika öylece duruyordu. Sanki önce fincanın içinde kayboluyor, sonra da içtiği kahveyle beraber fincandan çıkıp kendi yudumuna karışarak sindirim yolunda uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Adamın bu ruh halini fark edince ben de önümdeki çay ile birkaç defa iletişim kurmaya çalıştım, ama beceremedim. Ben çayı içime alıyordum, ama çay fincanı beni içine kabul etmiyordu. Belki de fincan beni ciddiye almıyordu.

Okuduğum Erich FROMM’un Özgürlükten Kaçış kitabını kapatıp, altmış yaşlarında olduğunu düşündüğüm adamı aralıksız gözlemeye başladım. Adam sanki elindeki gazete ile durmadan kavga, küfür ediyordu. Sanırım çevremizde olup bitenler hariç kahvaltı etme, bir şeyler düşünme ve hayal etme gibi ikimizin ortak noktaları bizden habersiz birleşmişler gibiydi.  İkimizin de düşün dünyasıyla ilgili bir şeyleri sorgularken eşlikçileri vardı. Çayımız ve kahvemiz… Uyku dünyasından bu dünyaya uyanırken bir şekilde yarası olanın, hayat ile bir derdi olanın hali ne ise o haldeydik.

İnsan, her uyandığında sessiz, zifiri karanlık bir yalnızlıktan çıkmış gibi olur. Günün başlangıcıdır, birçok beklenmedik umut ve korku da uyanmıştır insanda. İnsan her yeni güne başlarken yine bir şekilde kendini aramaya çıkacaktır. Hayat bu! Kahvesini bitirenin yanında çayını bile içemeyen çaresizlikler de var. Dörtnala umuda koşar çoğu insan, yalnız koşar aslında, kör ve sağır kalabalıklar içinde.

Karşı masada oturmuş gazete okumaya çalışan adamın dikkatini çektiğimi anladım, çünkü onu sözde fark ettirmeden nasıl gözlemlemeye çalıştıysam o da yaptığım hareketleri yapmaya başladı. “Beni gözlediğini anladım” der gibi bazen meraklı gözlerle bazen de sorgulayıcı sert bakışlarla beni yoklamaya başladığını hissettim. Ben de yanlış anlaşılma korkusu baş göstermeye başlayınca hemen kalkıp masasına gittim ve “Oturabilir miyim?” dedim. Öyle ya zaman tuhaf, olur da birileri yüzünden bir derdi, bir kini olmuşsa ve bir anlık bir niyetle beni yanlış anlayıp bu durumunun acısını benden çıkarmaya kalkışırsa…

Korktuğum başıma gelmedi, gülümsedi ve oturmam için yer gösterdi. Adamı yumuşatma adına okuduğum kitabımı da göstere göstere yanıma almıştım. Sanırım işe de yaradı, çünkü adam hemen konuşmaya başladı:

“Yetim bir dünya… Kimi yolcuların yolculuk bedeli Allah’ına kadar ödenmiştir, sual etmek günahtır artık karıncanın emeğinden, cırcır böceğinin düttürü hayallerinden. Bizim kuşak mayınlı yol ve hanlarda kendini aradı durdu. Yetim bir dünyayı savunuyorduk oysa, o dünyanın haberi bile olmadan, belki de kördü devran. Gazeteler o dünyaya duyarlıydı o zamanlar, şimdi ise gazetelerde hiç tat kalmamış, okunabilecek hiçbir şey yok. Durmadan baktığım resimler bile saçma sapan konular ile ilgili, beni kendime ya da başkasını bana hatırlatacak tek bir satır bulamadım sabahtan beri. Gazeteler ölmüş ve sanki herkesin ruhu ölü. Kendimi kâğıttan inşa edilmiş bir mezarlık bekçisi olarak hissediyorum çoğu zaman. Eskiden gazeteler canlıydı, can taşırdı, ruhu vardı sayfalarının. Zaman, ne de katıksız bir katil olmuş, hemen öğütüp durmadan değiştirip dönüştüren… Kimselerin vakti kalmamış devranın çarklarına direnme çırpınışlarına, belki de mecali…”

Aynı masada dakikalar gibi kısa bir zaman diliminde ikimiz de sadece çay ve kahvemize odaklanmıştık. Nasıl olduysa rollerimiz değişmişti, kitabımın sayfalarını o karıştırıyordu. Ben de gazetesini önüme çekmiş sayfalarını aynen onun gibi sallayıp duruyordum. Tekrar göz göze geldik, devam etti:

“Kendinde ol o yüzden, ama kendin olmamışsan henüz kendinmişsin gibi davranma, çünkü henüz yoksun, yokuz… Ne zaman Paris sokaklarında başkasını hissettin, işte o zaman kendini arayan, belki de bulan olursun; yoksa her gün o zifiri yalnızlıklardan sadece bir böcek gibi, sürüngen bir solucan gibi uyanırsın sonraki çember döngüsüne. Her gün böyle boş boş bakarsın kâğıttan mezarlıklara. Şimdilik yapabileceğim başka da bir şey yok ki. Elindeki kitap güzel, kitap okuma alışkanlığı çok kutsaldır gözümde. Kaçma özgürlükten ama, kokusu cennettir.”

“Ne işle meşgulsünüz?” diye yönelttiğim soruya kayıtsız kalmıştı. İkinci defa sormaya cesaret edemedim. Aklımda bu soruyu başka bir şekilde sorma ihtimallerini kurcalarken susmayı tercih ettim, bu da ona konuşmaya devam etme hakkını verdi. Konuşmak için çok cümle biriktirdiğini ve bunları kusmak istediğini hissettim. O yüzden seni dinliyorum, dinlemek istiyorum dercesine her iki elimi avuçlarım gökyüzüne bakar bir şekilde açıp ona doğru tuttum. Gözlerimin içine bakıp uzun bir nefes alınca isteğimi kabul ettiğini anladım. Ellerimi şükran duyar bir şekilde birleştirip geri çektim ve dinleme pozisyonuna geçtim. Acı, ihanet, zulüm, cürüm nedir bilmeyen benim gibi birinin dinleyici olmaktan başka bir şansı da yoktu zaten. “Nedir yetim bir dünya?” diye bana bir soru sorsa, hırkamda birikmiş zavallı azınlık kelimeler ağzımda kekeme bir çocuğun eziyet çeken bakışlarına, yutkunmalarına dönüşür sadece. O yüzden devam etti:

“Akıl edinmek akıl vermeye kalkışmaktan iyidir; senden çıkan, senden olanın dışında da sesler vardır Marakeş’te. Bir bak, bir dinle; ne de güzel, kadim ve özeldir civik böcek sesleri, var olma hevesleri. Bak! Dağlar ve dalgalar geliyor dikine, paralel… Denizi kucakla, rüzgâra sarıl. Korkma! Zamana haykır. Belki kötü gölgelerin kirlettiği, yıprattığı bir incisin ve kumsala vuran, koynunda kendini arayan insanın anlam arayışı sırlarıyla dolu bir midye çıkagelir zamansız, koynuna, kucağına alır seni. Sırrını paylaşır senle ve sonrasında gerçekten var olursun kuytu bir köşesinde yetim dünyanın. O zifiri uyanışlar parçalanmış, yok olmuş çemberlerin aydınlık dönüşlerine umut olmuştur artık. Ne de çokmuşuz dersin belki, bir kişinin yalnızlığı içinde…

“Bazen bir cennette sen kendini ararken bir cehennemdeymişsin gibi anlatılır, algılatılır hikâye. Küldür zaman ve aslında ne sen yoksun, ne de o var. Orası sadece Araf… Sonrasıdır yetim bir dünyanın çember köşeleri. Her köşede bir duygu, her duyguda bir mevsim…

 “Mevsimlerin gözleri vardı, ama gözleri olmayan yıllar çok daha iyi görüyordu çemberî dünyanın hem içini hem de dışını.” dedi.

Soluksuz dinlemiştim. Sanki boğulmak üzere olan birinin dakikalar sonra su yüzeyine çıkıp tekrar oksijene kavuşması gibi bir sevinçle derin bir nefes aldım, fakat bana tek nefes yetmemişti, art arda birkaç defa soluklandım. Adam her iki elini ritmik bir şekilde dizlerine vurup “ Bir şey diyeceksen dinliyorum” der gibi bakıyordu bana. Ben, ne işle meşgulsünüz sorusunu tekrarlamaya cesaret edemediğim için sadece “ Yazar mısınız?” diyebildim. O da “İbn Arabi der ki; kâinat bir kitap, kitap ise bir kâinattır” deyip, “Hayır, iyi bir okurum, çok kitap okudum. Yapacak başka bir şey de yoktu. O yüzden kendimde, beynimde çok birikmişim, ne işe yarayacağını da bilmiyorum. Kafamdaki birikmişlik bu aralar bir tuhaflıktan öteye geçmiyor. Elindeki kitabı görünce dışarıda yalnız olmadığımı anladım, sevindim. Daha geçmişimden kopmadım, dışarısı çok değişmiş, dışarının içi boşalmış. Hey gidi on beş yıl! Sadece düşündüklerimize, doğrularımıza sahip çıkmak istemiştik. Eşitlik, adalet istemek ne de insan düşmanı tehlikelermiş de biz anlamadık! Meğerse insanın en büyük düşmanı insanmış…” dedi.

Meğerse adamın kahve fincanı adam için geçmişinden kalan öykülerini, yaşanmışlıklarını anlattığı Marakeş meydanıymış, adam da masalcı. Vardığım sonuç buydu işte, o yüzden sorduğum soruyu bir daha sorma ihtiyacı duymadım.

Bir annenin çocuğunu en özel şefkatiyle koklayıp kucaklaması gibi bir baktım ki masaya bıraktığım kitabım kucağımdadır, sımsıkı…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz