Öykü

Naile’nin Çığlığı

Ahretliğim Feride’m, en son mektuplaşmamızın üzerinden bir hayli vakit geçti; sanki ben yazmayı unuttum, sen de beklemeyi. Bu saman kâğıt, bakkaldan kalıp sabun alırken gözüme ilişti; şunu da ekleyiver Hüsrev Efendi dedim, sabunun yanına bir karton yumurtayı koyarken.

“Ne yapacaksın onu?” der gibi baktı Hüsrev Efendi; o sormadan cevapladım. Bakışlardaki soruları iyi anlar oldum artık Feride’m. Bizim Necmi için dedim, ödevine lazım…

Bir saman kâğıda hesap verir hale ne zaman geldim? Onu düşündüm yol boyu. Öyle ya birden bire olmaz böyle şeyler, yavaş yavaş. Belli belirsiz bir mimikle olur bazen, bazen kaçamak bir bakışla, bazen bir el uzatışla olur, bazen isteksiz bir sevişme ile… Böyle böyle sorgusuz cevap vermeyi öğrenir insan.

Evde herkes uyudu. Nefesleri derin bir kuyudan geliyor, bütün evi dolaşıp tekrar o kör kuyuya dönüyormuş gibi çıkıyor. Üzerimde bordo şalım, bildin mi? Meryem Abla’nın ördüğü hani. Bir süredir bana pek ilişmiyorlar. Uzunca bir vakit başta kayınbabam, kaynanam, döl deryası eltim ve onun her bir dölü tuttuğunda varlığını bir kez daha ispatladım sayan kocası kaynım Recep, sesli sessiz aşağılamalarla üzerime öyle çullandılar ki, bu ruhsal kamburluğumun tadını çıkarmak istiyorlar bir süre. Olur da kamburum terk ederse ruhumu, dik durursam işte o vakit gene başlarlar, kurbanını arayan katiller gibi karanlık “sokak köşelerimi” tutmaya.

Başlarda böyle değildi elbet, babam bir dönem belediye reisliği yapmıştı; ondan mütevellit sayarlardı beni, babamdan çekindiklerinden… Ama ne vakit çocuk diye tutturdular, ondan sonrası tufan Feride’m; dedim ya köşelerimi tutmuşlar diye, bedenim benim değildi, onlara vermiştim sanki. Üstüne konuşuyorlar, tartışıyorlar, okuyup üfleyip, sarıp sarmalıyorlar, akıllarınca yeşertip bereketli topraklara dönüştürmek istiyorlardı. İşte Rıfat’ı ikna edip, büyükşehirden bir doktor bulup, kimseciklere görünmeden trene binmemiz o zamana denk gelir.

Doktorun odasında suskun ve korkulu gözlerle bekliyorduk; infazı açıklanacak bir suçlu gibi…

“Bak Efendi, anlayacağınız dilden diyeceğim size,” dedi doktor.  “Karında bir sorun yoktur; sorun sendedir. Çocuğunuzun olması için senin tedavi olma gerekir.”

Biz küçükken kasabaya bir sirk gelmişti; doktorun odasındaki gibi gri tabureleri vardı. Rıfat ile arka arkaya oturmuştuk;  gene o sirkteydik sanki arka arkaya değil bu sefer yan yana, ama bir o kadar da ayrı… Sonra o sirki hatırlatınca Rıfat’a, “Git başımdan!” dediydi; “Ben sirk falan hatırlamıyorum.”

Hastaneden çıkınca öfkem büsbütün artmıştı. Bedenime bunca eziyet, ruhumu bunca örselemeden sonra tüm kasabayı hastane bahçesine toplamak istemiştim. İstemiştim ki tüm kasaba köklerinden kurtulsun, karşıma dikilsin. Ebe Hanife’nin, Terzi Nermin’in, Hoca Lütfiye’nin gözlerinin içine bakayım. Bedenim benim diyeyim; bedenimi seviyorum. Çocuğum olsun olmasın bu böyle!

Sonra utandım; Rıfat’a döndüm yüzümü. Ellerini tuttum; üzülme Rıfat dedim. Bana kustular tüm irinlerini, seni ezdirmem gayrı, halledeceğiz. Rıfat’ı bilirsin Feride’m. Ne düşünür belli etmez. Sevindi sanırsın, göz pınarları boş kalmaz. Üzüldü dersin, kahkahası tüm kasabayı inletir. Anladım sandıydım bunca yıl, olmamış… Hastaneden sahile inen taşlıklı yolda eğri büğrü sandalyelerin olduğu bir çay bahçesine oturtup bu kez o tuttu ellerimi. “Naile’m,” dedi, “Bana kustular tüm irinlerini, sen üzülme dersin ama onların kucağına bir torun vermedikçe bizi rahat bırakmazlar. Bunca yıl böyle bilinmiş gene öyle bilinsin; ben kaldıramam. Kasabada Rıfat’ın dölü tutmuyor dedirtemem. Sana sözümdür, bu doktora gelip, tedavimi olacağım.”

Dalgalar sahile vurdu, iki martı kavgaya tutuştu; ben de kabul ettim Feride’m. Ben çok çekmiştim; ha bir söz eksik, ha bir bakış fazla dedim. Bundan sonra bana daha çok sahip çıkar, daha dik durur yanımda dedim. Hâlbuki en büyük yalanlar kendimize söylediklerimizmiş. Koca bir köy toplansa senin kendine ettiğin tek kelamlık bir avuntu sözü kadar etki etmezmiş insana. Gördüm, bildim, inandım.

Dönüş yolunda trenin camına başını dayayıp uyuyan Rıfat’a baktım. Teslim ettiği yükün hafifliği ile ne de güzel uyuyordu. Ben ise nasıl bu kadar kolay kabul etmiştim onu düşünüyordum; kendimi hiçe saymayı bir alfabe gibi hangi ara ezber etmiştim. Rıfat, eve döndükten sonra dediğinin arkasında durdu, bana siper oldu. Anası, babası, kardeşi, “Bak hele Rıfat’a!”  dediler, “Dölsüz karısını ne de sever, kollarmış.” Böyle böyle rahat ettik bir süre, yalan yok. Ne vakit doktor kontrolü zamanı yaklaştı,  Rıfat’ta bir takım tuhaf hareketler peyda oldu. İlaçların sersemliğine ve huzursuzluğuna versem de bir süre, dedim ya Feride’m kendini avutmak kolay diye, tutunduğum (ferahlara vesile olsun) kelimelerim de tükendi, bitti. Rıfat dedim, gideceğimiz günün gecesi, ağız birliği yapalım hele ne diyeceğiz evdekilere şehre giderken? “Ben hiçbir şey demeyeceğim!” dedi, O an öyle sevindim ki Feride’m, ah Rıfat’ım diye atıldım; söyledin demek, ne sevindim bir bilsen! Kendi yükümü hafiflettiğin için değil, bir olmamıza izin verdiğin, bizi seçtiğin için. Ne safmışım Feride’m.

Rıfat tozlu kasketini çıkarıp, tersine gene başına taktı. Besbelli bir şeyler diyecekti. Ellerini dizlerinin üstüne koydu, sırtını dikitti. “Gitmeyeceğiz çünkü benim bir şeyim yoktur;  turp gibi adamım. O doktorun da bir halttan anladığı yok. Senin teyzen Naime’nin, hala kızı Fazilet’in de çocukları olmamış; sizde süregelen bir musibet bu.” Ama diyebildim sadece, ama… Bahçe kapısından çıkarken ardına dönüp baktı. “İlaçları da bıraktım.” dedi. “Kafası kesik tavuk gibi dolanıyordum ortalıkta!”

O kapı benim üstüme kapandı Feride’m. Umutlarımın üstüne kapandı. Ben kimdim? Ne olacaktım?  Gün güne, ay aya, yıl yıla bağlandı. Döl deryası eltimin çocuklarına bakıyordum artık. Her işe koşar olmuştum; yemeği, temizliği geçtim; nadaslı tarlanın kontrolü bile bendeydi. Tek eğlencem bakkal Hüsrev Efendi’ye gelen fotoromanlardı. Saça başa, kıyafetlere özenmiyordum da kadınların kafası attığında attıkları çığlıklara özeniyordum. Öyle dolu, öyle gürültülü, öyle bağırdan çığlıklar atmak istiyordum ben de. Öyle ki, birkaç kez samanlığın arkasındaki yokuş tarlada kimsecikler yokken çığlığı bastım da bastım. Bir rahatladım ki sorma. Ne çok ses birikirmiş insanın içinde, şaştım.

Kimse ses etmiyordu fotoromanlara, avunuyor garip diyorlardı. Rıfat da pek ortalıkta yoktu. Şehirde bir pavyona dadandı diye duydum. Umurumda değildi; çoktan gönül bağım bitmişti onunla. Fotoromanlarım vardı, yeterdi bana. Ancak Hüsrev Efendi eskisi kadar fotoroman getirmiyordu artık, nedenini sorduğumda, bundan böyle getirmeyeceğini, benden ve birkaç yeni yetme kızdan başka kimsenin almadığını söyledi. 

İşte şimdi hakkıyla çığlığı basmanın zamanı geldi diye düşündüm Feride’m. Fırtınayı sezen Hüsrev Efendi, “Dur bakayım; benim kızın vardı buralarda bir yerde; okumadıysan al. Sonrası yoktur bilesin.” diyerek, tezgâhın arkasından, bana doğru uzattı, son arkadaşımı… Fotoromanı kutsal kitabı taşır gibi taşıdım eve kadar. Hüsrev Efendi’nin, “sonrası yoktur bilesin” sözü kulağımdan gitmiyordu. Benim de sonram yoktu burada, biliyordum. Fotoromandaki esas kız Nazan, zamanı geldiğinde anlarsın diyordu. Zamanı geldiğinde! Bu sözü kulaklarıma mühürlediğimden beri yola çıkmayı düşünüyorum Feride’m.

Benim de kendim olmamın, kadın olmamın, özümü kucaklamanın zamanı geldi. Fotoromanı çantama koydum; birkaç parça eşyamı ve babamın düğünde taktığı öteberiyi yanıma alıp, seher vakti kimseciklere görünmeden yola çıkacağım. Kendimi seçiyorum, özgürce çığlık atabileceğim bir yer aramaya gidiyorum. Bundan böyle daha sık yazarım sana. Sesim artık daha gür, kalemim daha özgür…

Sağlıcakla kal.

Ahretliğin Naile.

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir