8 Ekim 2026ISSN 3150-0757

Zamansız’ın seçtiği kitaplar satışta Kitap Mağazası

Edebiyat

Ete Dayanmak / Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar!

Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar! Sevgili psikoseksüel yaklaşımcılar! Yaklaşım tarzı olarak kültür sanat ve bilimi seçenler! ​Yaklaşık otuz sekiz bin yıl boyunca avlanan erkeğin genlerine işlemiş bir durum vardır. İçgüdüsünün emrettiği bu durum: “Eti kovala! Eti yakala! Eti öldür! Eti ye!” şeklinde kısaca ifade edilebilir.Ancak son on iki bin yılda erkeğin “ete” dayalı psikolojisi “Eti kovala! Eti yakala! Ve ete gir!” (kil lehmê u diq le fiyye) şeklinde değişmiştir.  Freud amcanın ( 20. yy felsefesinin  üç tas has hoşafından biridir elbet)  yıllarca anlatmaya çalıştığı, ciltler dolusu kitap satırının arasına gizlediği psikoseksüel yaklaşım budur. “Üniversitelerde kürsüsü açılmış bir bilim dalı bu kadar basitleştirilir mi?” diye sorma sevgili okur. Evet, basitleştirilir. Hatta basittir. Yoksa Seyda Cegerxwîn gibi  “Ji sîngê te bi xwar de Geliyê Laleş / Ziyaretgehe bo me her zemanî.” diyerek iş epey edebileştirilebilir. Ya da M.E. Xanî gibi “ Mem bu tîr Zîn bu sedef /  Ew sedef ji tîre rê bu hedef.”  diyerek hard durumdaki bir sevişmeyi basit bir okçuluk atıcılık olayına çevirmek de mümkündür. Ya da İngilizlerin “Tüm donanmamıza değişmeyiz.” Dedikleri Shakspeare gibi “ Graze on my lips, and if those hills to be dry, stray lower where the pleasant fountains lie” diyerek olayı tepeler, fiskiyeler arasına gizlemekte mümkündür. Arap kardeşlerim Freud’u iki kelimeyle özetlemiş bulunmaktaydılar. (Bkz. yukarıdaki cümle) Eminin ki Mevlana Celaleddin Rumi de benimle aynı fikirdeydi. Ancak toplum içerisindeki ağırlığından dolayı benim kadar rahat bir şekilde bu sevişkenlik psikolojisini ifade edemiyordu. Yazımızın bu kısmı Farsça bilenler ya da “ Abi sen yaz sorun değil biz araştırırız” diyenler içindir: “Ger wen şiir bin / Men betçe şirim / Lingêt be hewa / Qunet be kîrim” Emin olun bu sözleri Mevlana bizzat Sadi Şirazi’nin yüzüne karşı söylemiştir. Sevgili okurlarım, yukarıdaki paragrafı bitirdikten sonra baktım ki beş dil kullanmışım. Epey bilimsel oldu galiba. Ne de olsa Mardin. Baba, en […]

Arsız Münkir’e

Münkir’in kışkırttığıdır, dedim ve başladım: Kulaklarımda çınlayan zaman desenleri Nedense buğulu bir sahrada avutuyor sesimi Ateşin yanaklarından anlık bir öpücük alıyorum Kıpırdıyor içimde arsız şelaleler Kalbim devletimdir değiştirsin kimliğimi   Anılarımın suratında seraptır her tanıdığım Kurbanım kimse inanmıyor ilhak olduğuma Hızla dönüyor dünya çık içimden ey peygamber Epeydir ömrüm ne sinema ne yasemin Korkarım taşlarını ağlayarak yutacak ebabiller   Bulutlarda gezdirdiğim bıçak ışıltısı Vahim bir yanlışa gebe sıyrığında kan dalgınlığı Öpmeden sevilmiyor bir kadının eli, budur isyana davetim İşlek caddelerinde şehrin hesabım açık buyurun: Bana mülk olan keder en büyük maharetim   Ağırlığım birkaç kilo, gerisi gölge ve gül Yakışmak için yeryüzüne çırpınıyorum Görmüyorsunuz makamlarınızı ve tanrılarınızı küçülttüğümü Kapalı yollarda aralıksız kar gibi ayetler döktürüyorum Yasaktır bu aşktan çıkmak, duyun artık öldüğümü  

Vasiyet

Ilık bir eylül akşamında ölmek istiyorum, Ardımdan haber verir gibi tatlı bir meltem essin. Küçük bir kasabada yaşayayım öncesinde, Bahçe içerisindeki evimde, Ağaçların gölgesinde…   Üst kattaki yatağımda kenarı fistolu beyaz çarşaflar, Özenle işlenmiş pikeler içinde çıkayım son yolculuğuma. Üzerime sabun kokan temiz bir gecelik giydirin. Saçlarımı tarayın. Aman ha bunalırım, yüzümü örtmeye kalkmayın. Komşulara eşe dosta haber verin de Bahçe yavaş yavaş yasımı tutmak isteyenlerle dolsun. İki tane genç kız tutun, Gelene gidene gazoz ikram edecek Ev tenhalaşınca da ortalığı silip süpürecek.   Cenaze arabamı siyah renkte istiyorum. İnanmayın canım şaka yapıyorum, Pırıl pırıl yıkasınlar yeter. Mezar yerimi önceden almış olurum herhalde, Onun için zahmet etmeyin.   Düşündüğüm en tepede bir yer. Anlaşıldığı üzere Pek sıkıntıya gelememekteyim. Uzakta bir deniz manzarası varsa eğer, Değmeyin keyfime, mutlaka huzur içindeyim.

Biraz Daha Gel

Biraz daha gel, sular nerden bilsin sana kanadığımı Daha gel, iskelesinden kopmuş bir ip gibi sarhoşluğuma Gel, aşk biraz yoksul, epey lacivert bilirsin Kilitleri kıracak azametim var   Biraz daha gül, gamzeni öpen rüzgarla buluşayım Daha gül, kelebekler şahit kalbimin yakıldığına Gül, arzuların öldüğü bir dergahtır bedenim Ateşle yıkanacak cesaretim var   Biraz daha sev, her cümlenin yakışanı benim Daha sev, bir yabancıyım indikçe kuyularına Sev, gözlerindeki bütün günahkâr geçitler aşkına Sözleri uçuracak kudretim var  

Aile Bütçesi

Şu bizim Bakkal Latif Efendi’yi bilirsiniz. Bilmiyorsanız da benzetin birine. Hiç mi bakkal bilmiyorsunuz. Gözlerinin içi güler, saçları dökülmüş, uzun boylu, azcık göbekli. Yaz kış aynı kazağı giydiğini sanırsınız. Nedense öyle bir izlenim uyandırmıştır bende. Sesi de gürdür ha. Geçen gün ben sabah erkenden acele acele işe giderken bakkalın önünden geçiyordum, selamlaştık. Bana dedi ki: “Yahu komşu, şu sizin oğlanı yolla da çıraklık etsin yaz boyunca bana. Orada burada haytalık edeceğine  üç beş harçlık veririm, en azından günlük çayınız, şekeriniz bedavaya gelir, fena mı?” Hiç fena olur mu? Her sabah, her akşam Latif’in dükkanının önünden nasıl geçtiğimi bir ben bilirim. Niye olacak, göz göze gelsek veresiye defterinden başka bir şey göremiyorum ki adamın gözlerinde. Bir şey söylemese de o anlamlı bakışları yeter: “Sayemde geçiniyorsun sayemde, kursağındaki makarnalar, bulgurlar, ekmekler burada yazılı birer birer.” Ulan ay başı gelince ödenmiyor mu hepsi? Ödensin, ertesi gün yeniden açılıyor kalbim kadar tertemiz bir sayfa… Ah bir peşin alış verişe dönebilsek bakar mıyım senin kurtlu pirinçlerine? “Hay hay amcası, derhal gelsin, ne demek? Harçlık da neymiş, senin gibi gün görmüş bir büyüğünün yanında insanlık öğrensin, yol  yordam öğrensin,” dedim. Akşamı zor ettim. Kolay mı müjde vereceğim oğlana. Hayatında ilk kez böyle bir sorumluluk alacak. Babacığına, anneciğine destek olacak. Aile bütçesine karınca kararınca bir iki damla akıtacak.Nasıl sevinecektir.  Ben ondan daha çok heyecanlıyım. Kerata iş öğrenecek. Bendenizin emekliliğine şunun şurasında on yıl var yok. Bakarsın çıraklıkla kalmaz, işi ilerletir oğlan, ustalaşır iyice de bir bakkal da biz açarız. Ha? Olmaz mı? Ne dersin komşu? Açamaz mıyız ben emekli olunca? Açarız değil mi? Ne varmış açamayacak? Herkes anasının karnında mı öğreniyor bakkallığı? Hay Allah, insan hemen de kaptırıveriyor kendini hayallere… Bak sen şu işe. Bizim kerata “olmaz” demesin mi bana. Yutkundum kaldım. Nutkum tutuldu. Babasına, olmaz, diyor. Niyeymiş, niyeymiş? Niye olmuyormuş? Tatilmiş efendim. Tatil demek ne demekmiş? […]

Edebiyat Kırığı

Sevgili 5tl ye tavuk dürüm-ayran kombinciler ! Pek kıymetli herhangi bir parkın banklarında yan taraftaki kızın duyabileceği ses tonun da devrim ve Marksizmi tartışan comradeler! Ayaz vurmuş mahalle bekçileri!  Ve değerli büyük şehir belediyesi çalışanları!  Ultra değerli ülkem entelektüelitesi! Dinleyin. Bir delinin üç-dört dakikalık yastık altı ero(poli)tik sözlerini dinleyin! Sevgili homosevişkenuslar ve değerli homoverişkenuslar! Günün konusu kesinlikle sevişenlik üzerine olmayacak. Zaten bu durum dergimizin yayın çizgisi ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın izin vereceği çerçevenin dışındadır. Haaa! Yok, kardeşim illa biz erotik bir yazı okumak istiyoruz derseniz anlayana sivrisinek misali anladığınız kadar işte… Zaten niyeti olan için topuktan yukarısı yeter de artar bile… Yazının belli bir konusu yok zaten olması da mümkün değil. İyisi mi siz kopukluğun ve deliliğin iki-üç dakikalık tadını çıkarın. En azından ileride müptelası olacağınız yazarı tanımaya çalışın. Mezopotamya’nın kadim hikâyelerinden kuantum fiziğine oradan inorganik kimyaya ve uzayın derinliklerine kopuk yolculuklarda bulunacağız. Gelenlere selam olsun. Değerli psikoseksüel yaklaşımcılar! Sevgili post modern sevişken dostlarım! Yerel düşünüp evrensel pratikte bulunan ezilmiş proleter dostlarım! Tanrı kralların, feodalitenin pre-kapitalizm’in dışında kalmış az sevişken halkım, vibreyşin’a uğra ve kendine gel. Kendine gel ki kendi omuzlarında yükselttiğin, basit bataklıklarında kendine tapacak sivrisinekler olan basit tanrıcıkları tanı! Tahttan indirmediğin sürece omuzlarında seni ezecek ve senin yüceltmelerin sonucu, seni o küçük sefil bataklığında bir sinek olarak gören, tanrı kralları gör! Gör ve nefret etmeyi öğren! Bil ki senin ulaşılmaz dediklerin sadece senin omuzlarının üstünde yükselenlerdir. ( Yalanlar kendi ayakları üzerinde durmaz başka ayaklara ihtiyaç duyarlar ) İndir onları! Omuzlarından da bindirdiğin Makam-jiplerinden de indir! Kayıt dışı kaçak cep telefonu gibi davranmaktan vazgeç artık! kayıtlı ol. Yaşadığınız coğrafya sırf Mezopotamya’nın orta yeri diye tanrı-krallara tapmak zorunda değilsiniz.(Tanrı-krallar: Daha detaylı bilgi için bkz. M.S. Bilgin’in herhangi bir kitabı ) Kendine güven! Ama dikkat et bu duygu seni zafere götürdüğü zaman özgüven, mağlubiyete götürdüğü zaman ise kibir adını alır. Tıpkı “ […]

Kahve Vaktiydi

Hayatın kaç paragraf, günün kaç cümleden oluşabileceğine dair sorular ilk olarak o anda aklıma gelmişti, o anlam sancılarıyla kıvranan zifiri, kaotik zamanda ve nedense iki kelime gelmişti aklıma; ot ve et! Rüzgârlı bir havada sarhoşça bir danstır otun hikâyesi, güneşli bir havada süt deposu, bir bayram veya savaş ilanı ertesinde kan ve et kokusu. Evet, ot ete dönüşür. Yani hayvana veyahut canlılığa… Süte, yoğurda da dönüşür mesela ve sonunda kendi aslına döner; toprağa, karbona, atoma… En tehlikeli türev insandır. Et yer ot ister, ot yer et ister insan. O derece tutarsızca yani ve ikisini yiyince en kötüsü olur insanda. Karnı tam doyunca kudurur savaş ister. Savaşları en çok et yiyenler çıkarır fakat daha çok ot yemek zorunda kalanlar ölür. Gecenin körüydü, yalnızlığım açlıktan kuduracak hale gelmiş bir köpek gibi beynimi kemiriyordu. Yalnızlığımı bana saldırtacak kadar yılan sinsiliğindeki karanlık kin ve öfke kusuyordu. Televizyon haberlerinin çoğu ölüm yağdırıyordu, ne hikmetse insanların çoğu da hissiz bakışlarla sadece seyrediyordu ölümü. Ölüm her köşe başını çoktan tutmuştu. Birileri birilerine köşe başlarında nefes alıp verdirtmemeye çalışıyordu. Sanki herkes ottan ete dönüşmüştü, ot bir bedene. Faili yoktu ölümün, ölüp giden fail sayılıyordu. Özgürlük, huzur, vicdan, kardeşlik adı altında her köşe başında dağıtılan zarfları herkes almıştı ve güvenden mi, korkudan mı bilinmez ama ne hikmetse çok azı dışında zarfları açıp bakan olmamıştı. O çok azı da gittikçe eriyip azalan yalnızlardı, yalnızlıklarıyla boğuşan suskunlardı. Korkuydu zaman… Bütün zarflarda aynı yazı vardı, “Bir gün sizler de zengin olabilirsiniz, o yüzden susun!” kaderin cilvesi olsa gerek ki zenginlik susmaya ait bir özellik değildi. Bütün savaşları susanlar ve fakirler kaybetmişti. Ete gücünü veren ot çaresiz olduğuna inanıyordu artık. Oysa yağmura muhtaç olan ot, yağmursuz bir zamanda etin bir hiç olduğunu hatta olmadığını ve olamayacağına inanmaktan vazgeçmişti. Zehir zemberekti gece, akordu bozuk bir saz gafletindeydi beynim. Yalnızlığıma verdiğim bütün sözlerim yüzümde zehirli […]